LEYLA ZANA VE AKP
Leyla Zana’nın seçimden önce yaptığı konuşmayı bir çoğumuz basından takip ettik. Konuşmasında ülkenin eyaletlere bölünmesi gerektiğini, Güneydoğu ve Doğu’nun Kürdistan olarak yönetilmesi gerektiğini söyledi. Bu eyalet sisteminin de ülkeyi bölmeyeceğini, aksine daha bütünleştirici bir etkisin olacağını vurguladı. Bu konuşmaya bir kesim çok doğru, mükemmel bir konuşma diyerek sahip çıktı, başka bir kesimse böyle bir şey olamaz, bölücüler ortalığa çıktı yine, cezalandırın şunları diyerek karşı çıktı. Başbakanımızda savcıları göreve çağırmaktan geri kalmadı tabi, her zamanki gibi hukuka siyasi müdahalede bulunmaya çalışarak. Hani bizde düşünenin cezalandırılmasını gerektiren bir hukuk sistemi var ya! Ondan böyle söylüyor galiba sevgili başbakanımız. Bakın birisi bir şey düşünüyor, hem de çok farklı bir şey, gelin alın şunu şurdan, benim işim bitmedi daha bu ülke de diyor. Yoksulu daha yoksul yapıp(seçim zamanı da kömür, erzak dağıtıp sevindirip) zengini daha zengin yapıp her iki kesiminde oylarını almam gerekiyor, babadan oğla geçen feodal bir sistem kurmam için diyor. Orta gelirlilerde varsın CHP’ye (sözde sol) versinler oylarını, zaten kaç kişiler ki PEEH diyor.
Düşünmenin suç sayılmasından bahsederken, Leyla Zana’nın konuşmasının gerçekçiliğine de göz atmak gerekiyor biraz. Aslında seçimlerden önce bu konunun gerekçi olup olmadığını düşünmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Ta ki Diyarbakır gibi nüfusunun çok büyük bir çoğunluğunu Kürtlerinin oluşturduğu bir şehirde AKP gibi, gelin şu Diyarbakır belediyesini de alıp tam bir Türkiye partisi olduğumuzu göstertelim diyen bir partinin %41 oy almasına kadar. Aslında bu sonuçtan bu %41’lik kesimde olan insanların Kürdistan Eyaletini istemediği sonucunu çıkarmakta büyük bir hata olur. Tabi ki bu insanların arasında da Kürdistan Eyaletinin kurulmasını isteyen büyük bir kesim vardır, ancak neden tam bir Türkiye partisi olma söylemleriyle yerel seçimlere hazırlanan AKP ye oy veriyorlar? Bunun çok yi araştılması ve tartışılması ile Leyla Zana’nın konuşmasının gerçekçiliği hakkında bir yorum yapabiliriz belki de. Ana etkenler olarak, bölge halkının dine olan bağlılığından kaynaklı AKP’nin muhafazakar yapısına yönelimi ve AKP’nin yoksul halkı seçimden önce “küçük şeylerle” sevindirmesini sayabiliriz, ancak belli ki başka etkenler mevcut.
Leyla Zana’nın bu konuşmasında yola çıkarak Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin; BM Uluslar arası Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinden bahsetmek istiyorum, ancak öncelikle BM’nin misyonundan söz etmek gerekiyor biraz. “Bu kurum aslında başından beri, ama özellikle Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik işçi devletlerinin tarih sahnesinden silindiği dönemden sonra daha da aleni biçimde, ABD, AB ülkelerinin ve diğer emperyalist odakların “legal” bir apartı olmaktan, uluslrası bujivazinin kirli işlerinin halledilmesinde “taşeron” işlevini görmekten, UNİCEF, UNESCO gibi kamuoyuna şirin görünen alt kuruluşları ile de bütün bunları gizlemekten başka bir işe yaramadığını, herhalde en iyi ezilenler, muhalifler, devrimciler ve Marksistler bilir. Bu durumun güncel bir tespiti için 90’ların başından itibaren Somali’de, Bosna’da, Kosovo’da ve Afganistan’da doğrudan BM eliyle işlenen suçları(cinayet, tecavüz…vs) ve “uluslararası” katliamı (neredeyse bütün Kosovan’nın BM üyesi ülkelerce bombalanmasını) son olarak da BM’nin önce Irak’a yönelik yüz binlerce çocuğun ölmesi ve sakat kalmasıyla sonuçlanan uzun ambargoda aldığı “aktif tutum”, ABD’nin Irak işgalinde yaşadığı “mahcup kararsızlığını” hatırlatmak yeterli olacak.(Şiar Rişvanoğlu/Hukukçu) Şimdi ezilen ulusların özellikle sömürgecilik döneminde verdiği zorlu ve acılı mücadelenin bir kazanımı olarak siyasi litaretüre ve burjuva hukuk litaretürüne bile “temek haklar” kategorisinde bir hak olarak geçmiş olan BM sözleşmesinin Siyasi ve Medeni Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesine bakalım. Madde 1: “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal, siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. Sözleşmeye taraf bütün devletler kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir.” 37 yıl önce Türkiye’nin imzaladığı, ancak kabul etmediği madde işte böyle diyor. Leyla Zana’nın konuşmasının temelini oluşturan şeyde bu; Kürt Ulusunun kendi kaderini tayin hakkını Kürtlere verin diyor. Bunu istemek tabi ki onun en temel hakkı, ama bu ulusun gerçekten istediği bu mu? Ulus halkının tamamı bunu mu istiyor? Yada yapılması gereken Kürdistan Eyaletinin kurulması mı, yoksa başka bir şey mi? Bu ve buna benzer soruların cevaplarının özenle araştırılarak bulunması ve ona göre hareket edilmesi gerekiyor.
Leyla Zana o konuşmasında, bundan 10 sene sonra bana kızan, benim cezalandırılmamı isteyenler benim haklı olduğumu görecekler diyor. Geçmişte yaşananlara dayanarak. Evet 1994’e kadar Kürtçe konuşmanın yasak olduğu zamanlardan, devletin televizyonunda Kürtçe yayın yapılan zamanlara geldik şimdi.(her ne kadar Kürtçe türkü söyledim diye okul bana soruşturma açıp, ceza verse de) Kim bilir belki de 10 seneye varmadan Leyla Zana’ya hak verecek devlet. Yada şaşırtırcasına Kürtlerin siyasi, kültürel, ekonomik özgürlüklerini sağlayıp, onların eyalet kurma istemelerinin önüne geçecek.(hiç sanmıyorum ama…)
h.can gürbüz/mersin üniversitesi/psikoloji 2
Leyla Zana’nın seçimden önce yaptığı konuşmayı bir çoğumuz basından takip ettik. Konuşmasında ülkenin eyaletlere bölünmesi gerektiğini, Güneydoğu ve Doğu’nun Kürdistan olarak yönetilmesi gerektiğini söyledi. Bu eyalet sisteminin de ülkeyi bölmeyeceğini, aksine daha bütünleştirici bir etkisin olacağını vurguladı. Bu konuşmaya bir kesim çok doğru, mükemmel bir konuşma diyerek sahip çıktı, başka bir kesimse böyle bir şey olamaz, bölücüler ortalığa çıktı yine, cezalandırın şunları diyerek karşı çıktı. Başbakanımızda savcıları göreve çağırmaktan geri kalmadı tabi, her zamanki gibi hukuka siyasi müdahalede bulunmaya çalışarak. Hani bizde düşünenin cezalandırılmasını gerektiren bir hukuk sistemi var ya! Ondan böyle söylüyor galiba sevgili başbakanımız. Bakın birisi bir şey düşünüyor, hem de çok farklı bir şey, gelin alın şunu şurdan, benim işim bitmedi daha bu ülke de diyor. Yoksulu daha yoksul yapıp(seçim zamanı da kömür, erzak dağıtıp sevindirip) zengini daha zengin yapıp her iki kesiminde oylarını almam gerekiyor, babadan oğla geçen feodal bir sistem kurmam için diyor. Orta gelirlilerde varsın CHP’ye (sözde sol) versinler oylarını, zaten kaç kişiler ki PEEH diyor.
Düşünmenin suç sayılmasından bahsederken, Leyla Zana’nın konuşmasının gerçekçiliğine de göz atmak gerekiyor biraz. Aslında seçimlerden önce bu konunun gerekçi olup olmadığını düşünmek aklımın ucundan bile geçmemişti. Ta ki Diyarbakır gibi nüfusunun çok büyük bir çoğunluğunu Kürtlerinin oluşturduğu bir şehirde AKP gibi, gelin şu Diyarbakır belediyesini de alıp tam bir Türkiye partisi olduğumuzu göstertelim diyen bir partinin %41 oy almasına kadar. Aslında bu sonuçtan bu %41’lik kesimde olan insanların Kürdistan Eyaletini istemediği sonucunu çıkarmakta büyük bir hata olur. Tabi ki bu insanların arasında da Kürdistan Eyaletinin kurulmasını isteyen büyük bir kesim vardır, ancak neden tam bir Türkiye partisi olma söylemleriyle yerel seçimlere hazırlanan AKP ye oy veriyorlar? Bunun çok yi araştılması ve tartışılması ile Leyla Zana’nın konuşmasının gerçekçiliği hakkında bir yorum yapabiliriz belki de. Ana etkenler olarak, bölge halkının dine olan bağlılığından kaynaklı AKP’nin muhafazakar yapısına yönelimi ve AKP’nin yoksul halkı seçimden önce “küçük şeylerle” sevindirmesini sayabiliriz, ancak belli ki başka etkenler mevcut.
Leyla Zana’nın bu konuşmasında yola çıkarak Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin; BM Uluslar arası Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesinden bahsetmek istiyorum, ancak öncelikle BM’nin misyonundan söz etmek gerekiyor biraz. “Bu kurum aslında başından beri, ama özellikle Sovyetler Birliği ve diğer bürokratik işçi devletlerinin tarih sahnesinden silindiği dönemden sonra daha da aleni biçimde, ABD, AB ülkelerinin ve diğer emperyalist odakların “legal” bir apartı olmaktan, uluslrası bujivazinin kirli işlerinin halledilmesinde “taşeron” işlevini görmekten, UNİCEF, UNESCO gibi kamuoyuna şirin görünen alt kuruluşları ile de bütün bunları gizlemekten başka bir işe yaramadığını, herhalde en iyi ezilenler, muhalifler, devrimciler ve Marksistler bilir. Bu durumun güncel bir tespiti için 90’ların başından itibaren Somali’de, Bosna’da, Kosovo’da ve Afganistan’da doğrudan BM eliyle işlenen suçları(cinayet, tecavüz…vs) ve “uluslararası” katliamı (neredeyse bütün Kosovan’nın BM üyesi ülkelerce bombalanmasını) son olarak da BM’nin önce Irak’a yönelik yüz binlerce çocuğun ölmesi ve sakat kalmasıyla sonuçlanan uzun ambargoda aldığı “aktif tutum”, ABD’nin Irak işgalinde yaşadığı “mahcup kararsızlığını” hatırlatmak yeterli olacak.(Şiar Rişvanoğlu/Hukukçu) Şimdi ezilen ulusların özellikle sömürgecilik döneminde verdiği zorlu ve acılı mücadelenin bir kazanımı olarak siyasi litaretüre ve burjuva hukuk litaretürüne bile “temek haklar” kategorisinde bir hak olarak geçmiş olan BM sözleşmesinin Siyasi ve Medeni Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşmesine bakalım. Madde 1: “Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal, siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler. Sözleşmeye taraf bütün devletler kendi kaderini tayin hakkının gerçekleştirilmesi için çaba gösterir.” 37 yıl önce Türkiye’nin imzaladığı, ancak kabul etmediği madde işte böyle diyor. Leyla Zana’nın konuşmasının temelini oluşturan şeyde bu; Kürt Ulusunun kendi kaderini tayin hakkını Kürtlere verin diyor. Bunu istemek tabi ki onun en temel hakkı, ama bu ulusun gerçekten istediği bu mu? Ulus halkının tamamı bunu mu istiyor? Yada yapılması gereken Kürdistan Eyaletinin kurulması mı, yoksa başka bir şey mi? Bu ve buna benzer soruların cevaplarının özenle araştırılarak bulunması ve ona göre hareket edilmesi gerekiyor.
Leyla Zana o konuşmasında, bundan 10 sene sonra bana kızan, benim cezalandırılmamı isteyenler benim haklı olduğumu görecekler diyor. Geçmişte yaşananlara dayanarak. Evet 1994’e kadar Kürtçe konuşmanın yasak olduğu zamanlardan, devletin televizyonunda Kürtçe yayın yapılan zamanlara geldik şimdi.(her ne kadar Kürtçe türkü söyledim diye okul bana soruşturma açıp, ceza verse de) Kim bilir belki de 10 seneye varmadan Leyla Zana’ya hak verecek devlet. Yada şaşırtırcasına Kürtlerin siyasi, kültürel, ekonomik özgürlüklerini sağlayıp, onların eyalet kurma istemelerinin önüne geçecek.(hiç sanmıyorum ama…)
h.can gürbüz/mersin üniversitesi/psikoloji 2

0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder