SEN İÇERDE BEN DIŞARDA OY MAPUSLUK MAPUSLUK
Gün akşama dönüyor, bir avuç gökyüzüne bakıyorum sınırlıda olsa sınırsızlığı yaşamak iradi bir iş,yandan derinden 'va disa bo şev' diye geliyor bir türkü. yine akşam oluyor türkçesi. evet yine akşam oluyor gelecekler birazdan gelip kapatacaklar sınırsızlığımızı olsun penceremiz var yaşamak istedin mi sınırsızlığı yaşarsın sınırlılıklar içinde. Dedim yaa irade ve hissetmek ayakta tutar insanı demir kapılar ardında.
Cezaevi dışardan gözüktüğüne hiç benzemez kapılar kapanınca anlarsın kısıtlandığını,engellendiğini,duvarları, beyazı. Ve işte kapandıktan sonra o kapılar başkalaşmaya başlarsın. İlk gecen çok gri geçer inanmıyorsundur şaka dersin ama sabah saat 8 de birileri sayım sayım dediğinde ve üstün başın dağınık, bir ayağında terlik bir ayağın yalın ayak aşağıya sayıma koştuğunda anlarsın ki evet kontrol ediliyorsun. hoş geldin.
Evet hoş gelmemiştik. İlk gecenin sabahında sayımda şaka da bitmişti. Cezaevinde olduğu psikoloji yavaş yavaş sarıyordu bedenimizi,bilincimizi ve yüreğimizi. Evet başladı işte cezaevinin gerçekleri başkalaşmalarda beraberinde… Amaç bu ya zaten engellediğin kısıtlandığın duygusunun bedenine ve bilincine çıkartılması. Zaten günler geçmeye başladığında her şeyin sıradanlıklarıyla geldiğini de görebiliyorsunuz. İlk günün sabahı koğuş kapısının önüne beklersin kapılar açılsın da diğer arkadaşları görelim diye. Öyle ya dövüşe dövüşe gelindi buralara,birbirimizin akan kanlarını sile sile…emniyetin soğuk duvarlarını ısıtan türküleri birlikte söyleye söyleye… Gecenin 12 sinde çevik otobüsünün içinde son kez bakarak geldik dışarıya; sarı laleler şarkısı ve bu şarkının çağrıştırdığı berkantı düşüne düşüne. Görmek lazımdı ve bekliyorduk kapının önüne ama açılmadı işte. Ayrıldık ayırdılar. Onlar ne kadar ayırdıkları zannetseler de 2. günün sabahı c-13 ten baran,ali Osman ve Mehmet ten gelen pusula ile yıkıldı duvarları. İyilermiş. Sevindik ve ondan sonra geldi peşi sıra cezaevinin tecrit duvarlarını yıka yıka geldi. Sınırlı olan gökyüzünden diğer arkadaşlarımızın haberlerinin olduğu pusulalar geliyordu. Yıkıldı duvarları.
Cezaevi nedir yaa ne hissettirir size düşünen oldu mu? Soğuk bir kış gününe duvarlar ardından bakmak,duvarların ardından denizi ve yeşili düşüneniniz oldu mu hiç? Engellenmenin ne olduğunu…..
Çift camlardan ses de gelmiyormuş… deneyimler işte hep acı olur. Yaşamış gelmiyor gerçekten çift camlardan ses. Bir görüş kabinindesin ailen sevdiklerinin camın diğer yanında ulaşmış ama yetişememiş yetememiş gibisin onlara. Salı günleri hep gelir ulaşırlar sana sende ulaşırsın, ama yüreğin geçmez camlar ardına bu taraf da kalır yasaklı çünkü geçemez… görüş biter ve malta dan anneni babanı düşünerek yürürsün tatlı bir sevinç alır içini görmek mutlu ediyor çift camlardan ses gitmese de…koğuşuna girersin gözün aydınlarla karşılanırsın. Ama geldikten sonra görüşten, sabah sayımından sonra bir umut gelen olur mu diye bekleyen celal ağabeyin görüşçüsünün gelmediğini anlayınca avluya çıkar celal ağabeyle yakarsın bir efkar sigarası. Öyle ya 4 yıldır çocuklarını göremiyor adam…. İşte cezaevinin birde böyle hikayeleri vardır. Herkes kendi yalnızlığında yaralı işte…herkesin farklı farklı hikayeleri hep acı olan içinde….
Mektuplar mı sorma gitsin belki de en anlamlısı odur cezaevinin en anlamlısı… bir ışık bir merhaba ne kadar ayakta tutar insanı duvarların ardında. Gün içinde psikolojini direk değiştiren en anlamlı olaydır. Biraz daha özündesindir mektup yazıyor ve alıyorsundur. Özgürlüktür aslında biraz mektup tüketmenin sıradanlaştığı şu koşullarda öz’dür, sensindir, temizdir sınırların kalkmasıdır. Döne döne okursun yüzünde tatlı bir tebessümle bazen de derin bir of la birlikte… ama en güzeli de avluda sigara eşliğinde okumasıdır o mektupları.

Şimdilerde dışardan düşünmek cezaevini ne kadar yabancılaşmış olduğunu gösteriyor insanın kendine. Öyle ya tüketmenin de kısıtlandığı alanlar cezaevleri. Cezaevi yaa korkunç gelse de dışardan üretmenin, insan olduğun, özünün farkına vardırdırdığı bir yer. Ve aslında korkunç olan o yer ne kötü ki insana üretimi de hatırlan bir yer aslında. Evet hiç tahmin edeniniz oldu mu acaba diş macunun yapıştırıcı etkisi olduğuna veya oturulan tabureler var ya hani plastik olanlar ondan kuş kafesi yapmayı hiç geçirdiniz mi aklınızdan. Veya kaşığın sapı ve biten çakmakla kendinize domates doğramak için bıçak yapanınız oldu mu? Mukavva kağıdın dan saat yapan,boncuklarla üstüne “bir gün mutlaka” yazıp sallamalık yapan,gazeteleri en ince ayrıntısına kadar okuyan,gazetelerdeki resimlerinde bir işe yarabileceğini düşünen oldu mu hiç. Düşünen oldu mu yaa hiç sadece düşünen saatlerce; ağacı, anneyi, yoldaşları, arkadaşları, yıldızları, denizi….sanmıyorum olduğunu, bende dışarıdayım ve düşünmüyorum. Öyle zaman yok düşünmek için üretmek için. Dışarıdasın çünkü tüketmenin tam ortasında ya bilgisayardasın ya bilardo oynuyorsun,zamanı geçirmeye yönelik tüm yaşantın. An’ı öldürme çabaları hep. O an geçsin mutlu olduğunu zannet gül, bazen efkar falan da yap. İşte geçir zamanı her sabah diğerinin aynısı olarak uyan ama tüket işte her şeyi. Öyle ya zamanını geçirmek için her şey önünde işte seni beklemekte. İçerde mi! zaman kavramı sana bastıra bastıra ürettiriyor işte...dışarının tüketimine inat belki daha fazla dayanışma ve birlikte olmaya ihtiyaç var yoksa insanlar üretmek için hep zora düşmeyi bekleyecek. Ve umarım ki bir gün mutlaka insanlar tüketime müdahale edip geleceklerini kazanmak için üretmeye başlayacaklardır.
Ben bu yazdıklarımı aralık günlerinin soğukluğunu sıcaklıkları ile yırtan tüm serüvencilere yazıyorum. Özellikle de Aralığın soğukluğu yetmiyormuş gibi cezaevinin de soğukluğunu gören SERKAN,ALİ OSMAN, KAHRAMAN, BARAN, ORHAN, SAMİ, TARIK, DAHO, ERHAN, BURKAY, FERHAT VE UĞUR'a gelsin.
“şimdi kime bir fiske tokat atılsa,kim gözaltına alınsa,kim cezaevine girse volkan uykularım kaçıyor. Güpegündüz sokak ortasında vuruluyor bir gazeteci sırf ermeni olduğu için,ayakkabısının altındaki yırtık suratıma tokat gibi çarpıyor. Ne söylenir bilmiyorum sadece bilmeni istedim sen dostumsun ve çok üzgünüm yerinde ya da yanında olamadığım için. Yılbaşında mesaj yolladım sana cevap gelmeyince “la dedim volkanda mı unuttu bizi” sonra öğrendim ki gökyüzünü çalmışlar.
Canım acıdı “hani parmağına çöp batmış benimki kanıyor” gibi…”
Bu bana cezaevindeyken gelen bir mektup onu da paylaşmak geldi içimden.
________________Volkan Gültekin_________________
Gün akşama dönüyor, bir avuç gökyüzüne bakıyorum sınırlıda olsa sınırsızlığı yaşamak iradi bir iş,yandan derinden 'va disa bo şev' diye geliyor bir türkü. yine akşam oluyor türkçesi. evet yine akşam oluyor gelecekler birazdan gelip kapatacaklar sınırsızlığımızı olsun penceremiz var yaşamak istedin mi sınırsızlığı yaşarsın sınırlılıklar içinde. Dedim yaa irade ve hissetmek ayakta tutar insanı demir kapılar ardında.
Cezaevi dışardan gözüktüğüne hiç benzemez kapılar kapanınca anlarsın kısıtlandığını,engellendiğini,duvarları, beyazı. Ve işte kapandıktan sonra o kapılar başkalaşmaya başlarsın. İlk gecen çok gri geçer inanmıyorsundur şaka dersin ama sabah saat 8 de birileri sayım sayım dediğinde ve üstün başın dağınık, bir ayağında terlik bir ayağın yalın ayak aşağıya sayıma koştuğunda anlarsın ki evet kontrol ediliyorsun. hoş geldin.
Evet hoş gelmemiştik. İlk gecenin sabahında sayımda şaka da bitmişti. Cezaevinde olduğu psikoloji yavaş yavaş sarıyordu bedenimizi,bilincimizi ve yüreğimizi. Evet başladı işte cezaevinin gerçekleri başkalaşmalarda beraberinde… Amaç bu ya zaten engellediğin kısıtlandığın duygusunun bedenine ve bilincine çıkartılması. Zaten günler geçmeye başladığında her şeyin sıradanlıklarıyla geldiğini de görebiliyorsunuz. İlk günün sabahı koğuş kapısının önüne beklersin kapılar açılsın da diğer arkadaşları görelim diye. Öyle ya dövüşe dövüşe gelindi buralara,birbirimizin akan kanlarını sile sile…emniyetin soğuk duvarlarını ısıtan türküleri birlikte söyleye söyleye… Gecenin 12 sinde çevik otobüsünün içinde son kez bakarak geldik dışarıya; sarı laleler şarkısı ve bu şarkının çağrıştırdığı berkantı düşüne düşüne. Görmek lazımdı ve bekliyorduk kapının önüne ama açılmadı işte. Ayrıldık ayırdılar. Onlar ne kadar ayırdıkları zannetseler de 2. günün sabahı c-13 ten baran,ali Osman ve Mehmet ten gelen pusula ile yıkıldı duvarları. İyilermiş. Sevindik ve ondan sonra geldi peşi sıra cezaevinin tecrit duvarlarını yıka yıka geldi. Sınırlı olan gökyüzünden diğer arkadaşlarımızın haberlerinin olduğu pusulalar geliyordu. Yıkıldı duvarları.Cezaevi nedir yaa ne hissettirir size düşünen oldu mu? Soğuk bir kış gününe duvarlar ardından bakmak,duvarların ardından denizi ve yeşili düşüneniniz oldu mu hiç? Engellenmenin ne olduğunu…..
Çift camlardan ses de gelmiyormuş… deneyimler işte hep acı olur. Yaşamış gelmiyor gerçekten çift camlardan ses. Bir görüş kabinindesin ailen sevdiklerinin camın diğer yanında ulaşmış ama yetişememiş yetememiş gibisin onlara. Salı günleri hep gelir ulaşırlar sana sende ulaşırsın, ama yüreğin geçmez camlar ardına bu taraf da kalır yasaklı çünkü geçemez… görüş biter ve malta dan anneni babanı düşünerek yürürsün tatlı bir sevinç alır içini görmek mutlu ediyor çift camlardan ses gitmese de…koğuşuna girersin gözün aydınlarla karşılanırsın. Ama geldikten sonra görüşten, sabah sayımından sonra bir umut gelen olur mu diye bekleyen celal ağabeyin görüşçüsünün gelmediğini anlayınca avluya çıkar celal ağabeyle yakarsın bir efkar sigarası. Öyle ya 4 yıldır çocuklarını göremiyor adam…. İşte cezaevinin birde böyle hikayeleri vardır. Herkes kendi yalnızlığında yaralı işte…herkesin farklı farklı hikayeleri hep acı olan içinde….
Mektuplar mı sorma gitsin belki de en anlamlısı odur cezaevinin en anlamlısı… bir ışık bir merhaba ne kadar ayakta tutar insanı duvarların ardında. Gün içinde psikolojini direk değiştiren en anlamlı olaydır. Biraz daha özündesindir mektup yazıyor ve alıyorsundur. Özgürlüktür aslında biraz mektup tüketmenin sıradanlaştığı şu koşullarda öz’dür, sensindir, temizdir sınırların kalkmasıdır. Döne döne okursun yüzünde tatlı bir tebessümle bazen de derin bir of la birlikte… ama en güzeli de avluda sigara eşliğinde okumasıdır o mektupları.

Şimdilerde dışardan düşünmek cezaevini ne kadar yabancılaşmış olduğunu gösteriyor insanın kendine. Öyle ya tüketmenin de kısıtlandığı alanlar cezaevleri. Cezaevi yaa korkunç gelse de dışardan üretmenin, insan olduğun, özünün farkına vardırdırdığı bir yer. Ve aslında korkunç olan o yer ne kötü ki insana üretimi de hatırlan bir yer aslında. Evet hiç tahmin edeniniz oldu mu acaba diş macunun yapıştırıcı etkisi olduğuna veya oturulan tabureler var ya hani plastik olanlar ondan kuş kafesi yapmayı hiç geçirdiniz mi aklınızdan. Veya kaşığın sapı ve biten çakmakla kendinize domates doğramak için bıçak yapanınız oldu mu? Mukavva kağıdın dan saat yapan,boncuklarla üstüne “bir gün mutlaka” yazıp sallamalık yapan,gazeteleri en ince ayrıntısına kadar okuyan,gazetelerdeki resimlerinde bir işe yarabileceğini düşünen oldu mu hiç. Düşünen oldu mu yaa hiç sadece düşünen saatlerce; ağacı, anneyi, yoldaşları, arkadaşları, yıldızları, denizi….sanmıyorum olduğunu, bende dışarıdayım ve düşünmüyorum. Öyle zaman yok düşünmek için üretmek için. Dışarıdasın çünkü tüketmenin tam ortasında ya bilgisayardasın ya bilardo oynuyorsun,zamanı geçirmeye yönelik tüm yaşantın. An’ı öldürme çabaları hep. O an geçsin mutlu olduğunu zannet gül, bazen efkar falan da yap. İşte geçir zamanı her sabah diğerinin aynısı olarak uyan ama tüket işte her şeyi. Öyle ya zamanını geçirmek için her şey önünde işte seni beklemekte. İçerde mi! zaman kavramı sana bastıra bastıra ürettiriyor işte...dışarının tüketimine inat belki daha fazla dayanışma ve birlikte olmaya ihtiyaç var yoksa insanlar üretmek için hep zora düşmeyi bekleyecek. Ve umarım ki bir gün mutlaka insanlar tüketime müdahale edip geleceklerini kazanmak için üretmeye başlayacaklardır.
Ben bu yazdıklarımı aralık günlerinin soğukluğunu sıcaklıkları ile yırtan tüm serüvencilere yazıyorum. Özellikle de Aralığın soğukluğu yetmiyormuş gibi cezaevinin de soğukluğunu gören SERKAN,ALİ OSMAN, KAHRAMAN, BARAN, ORHAN, SAMİ, TARIK, DAHO, ERHAN, BURKAY, FERHAT VE UĞUR'a gelsin.
“şimdi kime bir fiske tokat atılsa,kim gözaltına alınsa,kim cezaevine girse volkan uykularım kaçıyor. Güpegündüz sokak ortasında vuruluyor bir gazeteci sırf ermeni olduğu için,ayakkabısının altındaki yırtık suratıma tokat gibi çarpıyor. Ne söylenir bilmiyorum sadece bilmeni istedim sen dostumsun ve çok üzgünüm yerinde ya da yanında olamadığım için. Yılbaşında mesaj yolladım sana cevap gelmeyince “la dedim volkanda mı unuttu bizi” sonra öğrendim ki gökyüzünü çalmışlar.
Canım acıdı “hani parmağına çöp batmış benimki kanıyor” gibi…”
Bu bana cezaevindeyken gelen bir mektup onu da paylaşmak geldi içimden.
________________Volkan Gültekin_________________

0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder