Fırtınaya Hoşgeldiniz

Bu siteye artık herhangi bir ekleme yapılmayacaktır.

14 Ağustos 2007 Salı

Şimdi Ne Olacak?

Şimdi Ne Olacak?

22 Temmuz seçimlerinin ardından kimi vatandaşlar seçim sonuçlarını davul zurnayla kutlarken aynı anda kimileri de genel başkanlarını protesto etmekle meşguldü. Birçok insan da artık mecliste edilecek olmanın gururunu yaşıyordu yıllar sonra ilk kez. Bu manzara-i umumiye ışığında ben kendimi nereye koyduğumu düşündüm bir süre. Politik düşüncelere sahip bir insan olarak hiçbir şey hissetmemem beklenemez tabii ki. Ama hissettiklerim nedense sevinç veya üzüntü gibi uçta duygular değildi. Solun neredeyse temsil edilmediği bir meclise sevinemezdim, ama bu manzara karşısında içimin kan ağladığını da söyleyemem. Bu tabii ki benim artık darbe yiye yiye hissizleşmemden kaynaklanmıyor. Tersine AKP’nin almış olduğu % 48 benim hissizleşmiş ruhumun tellerine dokundu. Çünkü yıllardan beri aktif olarak siyaset sahnesine müdahale eden ordu ve devlet bürokrasisi çok ağır bir yara alarak bu seçimden çıktılar.

Türkiye’de seçmen düşüncelerini genelde rasyonel olarak sandığa yansıtmaz. Hatta seçimden önce istisnasız olarak her ankette çok büyük oranlarda kararsız seçmen belirlenir. Bir seçimde “sol” DSP’yi birinci parti yapan seçmenlerden birisi “Ecevit’in kuşuna” oy verdiğini söylerken bir diğer seçimde aynı seçmen topluluğu tam zıt kutuptaki bir partiyi tercih edebilir. Bir seçmen ömrü boyunca aynı partiye sadece babası tarafından o parti sevildiği için oy verebilir ve bunlar hiç de münferit olarak nitelenebilecek bir sayıda değildir. Peki 2007 seçimlerini özel kılan bir olgu var mı?

Bana göre bu sorunun cevabı “evet”. Bu seçimlerin Türkiye’de burjuvazinin ordu elitlerine karşı kazanmış olduğu en büyük zafer olduğunu düşünüyorum. Refah Partisi’nin “Anadolu Kaplanları” olarak nitelediği taşralı burjuvazinin islami soslu partisi AKP ordu ve devlet bürokrasisinin türlü engelleme ve mitinglerine rağmen iktidara hem de çok büyük bir çoğunlukla tekrar geldi. Her ne kadar bunda en az pay AKP’lilerin de olsa en büyük sevinci de onlar yaşadı. Devleti yabancılara pazarlamakla övünen bir başbakan IMF bütçesini harfi harfine uygulayan bir maliye bakanı, Kadrolaşma rezaletleri, yolsuzluklar… vs. rağmen bir parti oylarını katlayıp iktidara geri geliyorsa bu durumda normal olmayan bir sebep aranması gerekir. Burada da CHP’nin orduya ve devlet bürokrasisine dayanarak savunduğu saçma sapan politikalar çıkar karşımıza. Halk içerisinde sadece şeriat korkusunu yayarak tutunabilecek olan, bunun dışında hiçbir şekilde halka hitap etmeyen söylemler ve bunların fikir babalığını yapan “ulusalcılık” bu seçimle beraber sandığa gömüldü. Eğer gündeme dışarıdan bir manipülasyon veya “ayar” yapılmazsa bir daha geri dönerler mi bilinmez ama seslerinin artık eskisi kadar gür çıkmayacağı kesin.

Peki sol görüşlü bir insan olarak benim bu seçimlerden sonra küçük de olsa bir umut ışığına kapılmama sebep olan nedir? Sonuçları demokrasi açısından değerlendirdiğimizde demokrasinin devlet bürokrasisine üstün gelmesi en çok kendini sol olarak niteleyen bizlere yarayacaktır. Özellikle 12 Eylül’ün ardından tüm ülkeyi kelepçeleyen cunta anayasasının değiştirilmesine ilişkin çabaların başlangıcı bana umut veren en önemli olgulardan biri. Nedenine gelince yıllardan sonra ve belki de ilk kez ordunun içerisinde olmadığı bir anayasa söz konusu. Şimdi aramızdan bazıları bunda özel ne olduğunu soracaktır. Yıllardan beri cunta anayasası ve bu anayasanın yarattığı karanlık hava ile boğuşan Türkiye solu ne kadar kötü olursa olsun azından burjuva standartlarında hak ve özgürlükleri garanti altına alan bir anayasanın etkisiyle önümüzdeki 5 – 10 yıl içerisinde üzerindeki ataleti atabilir. Halkı şeriatla korkutmak yerine onlara bu din soslu tüccarların kendilerine hiçbir yararı olmadığını, büyüyor diye bas bas bağırılan ekonomiden emekçi halkın aldığı payın yıldan yıla ufaldığını, büyüyen şeyin yalnızca sermayedarların cüzdanlarındaki şişkinlik olduğunu halka anlatan, bunu belirli bir program dahilinde birbiriyle dalaşmadan gerçekleştirebilecek olan sol bir hareket 80’den beri üzerinde artık üniforma gibi duran ataletten kurtulma yolunda çok büyük bir adım atacaktır.

Şimdiye kadar yazdıklarımı biraz cüretkar bulanlarınız mutlaka olacaktır. Şimdi de bu bahsettiklerimi biraz daha temellendirerek hem bu düşüncede olanları yatıştırmak, hem de kendi içimdeki kuşkuları bertaraf etmek istiyorum. Burjuvazinin elitlerle olan mücadelesinde üstün geldiğinden ve bu üstünlüğün de ülkede solun yararına olacak birçok değişikliğin önünü açacağından bahsettik. Peki burjuvazi geri bir sınıf değil mi? O halde bu sınıfın gerçekleştirdiği icraatların bir anlamda ilerici olduğunu nasıl savunabiliriz? (Bu arada bir yanlış anlamanın da önüne geçmek istiyorum. Bu söylediklerimden ordu ve devlet bürokrasisinin burjuvazinin hizmetinde olmadığı gibi bir sonuç çıkmamalı. Bilindiği gibi burjuvazi gerektiği zaman demokrasiye Bonapartist diktatörlükleri tercih edebilmektedir. Şu anda da olan cuntaların devlet üzerindeki hakimiyetini devam ettirmek isteyen bürokrasinin tasfiyesidir sadece. Tabii bu kurumlar durum gerektirdikçe her an ortaya çıkarılmak üzere yedekte bekletilecektir. İşçi sınıfı yeniden devrimci bir konum almaya başladığı zaman burjuvazi kadife eldivenlerini çıkartmakta tereddüt göstermeyecektir.)

Burjuvazi özellikle AB ile entegrasyonu sağlama konusunda ısrarcı görünüyor. Bu da siz nasıl değerlendirirseniz değerlendirin her şeye göstermelik de olsa bir standardın gelmesi demektir. Sosyalistler işte bu standartları, göstermelik de olsa verilen hakları kullanarak medya ve diğer kurumlar tarafından durmaksızın pompalanan egemen ideolojinin aslında gösterilmeye çalışıldığı gibi alternatifsiz olmadığını, insanın kendi öz gücüyle her engeli yıkabileceğini anlatabilirler. Neoliberalizmin sosyalist ideoloji üzerindeki yıkıcı etkilerini silmek tabii ki çok güç ancak eğer alternatifsizlik düşüncesi insanların kafasında az da olsa sarsıntıya uğratılabilirse gerisi çorap söküğü gibi gelecektir. Kendi ülkemizi düşünelim: Cumhuriyet Mitingleri’nin bu kadar prim yapmasının nedeni sadece düzenleyen grupların taraftarlarının değil gidişattan rahatsız olan, hayatından memnun olmayan kitlelerin bu organizasyona katılmalarıydı. Halihazırdaki yasalar ve kolluk kuvvetlerinin sadece devleti korumak için düzenlenmiş yapısı devletten hiçbir şey talep etmeye izin vermediği ve buna rağmen hak arama teşebbüsünde bulunanları şiddetle cezalandırdığı için bahsettiğimiz öfkeli kitle önündeki ilk fırsatta öfkesini bu kanaldan göstermekte tereddüt etmedi. Düzenden hoşnutsuz olan bu kadar insan varken sol adına umutsuzluğa kapılmak bence çok gerçekçi bir duygu değil. Ancak şu da bir gerçek ki solcularımızın hali hiç de iç açıcı değil. Karyokinez bölünmeler sayesinde artık mikroskobik boyutlara ulaşan Türkiye solu bana hep şu fıkrayı hatırlatıyor. Mühendisler bir yol çalışması için Anadolu’da bir köye giderler. Gece tam uyumak için uzandıklarında cırtlak sesli bir horoz bunları uykularından uyandırır. Kalkıp horozu yakalamaya çalışırlar ama bir türlü beceremezler. Bu durum 3 gece üst üste tekrarlanınca 4. günün sabahı uykulu bir şekilde köyden ayrılmak için yola çıkarlar. Yolda yaşlı bir adam kendilerine nereye gittiklerini sorar. Olanları öğrendikten sonra da mühendislerden kendisine biraz para vermelerini ister. Horozu susturacaktır. Mühendisler kendisine inanmasalar da başka çareleri olmadığından çıkarıp parayı verirler. Gece olduğunda da horozdan hiç ses çıkmaz, rahat bir uyku çekerler. Ertesi sabah ilk işleri yaşlı adamın yanına gitmek olur. Horozu nasıl susturduğunu sorarlar. Yaşlı adamın ağzından şu sözler dökülür : “İlk önce kandırıp yakaladım, daha sonra da kıçına zeytinyağı sürdüm. Şimdi her ötmek istediğinde şişiniyor ama kuvvet alamadığından nefesi kıçından boşalıp gidiyor. Durum tanıdık değil mi? Arkasında kitlelerin gücü olmayan Türkiye solunun durumunu anlatmıyor mu sizce de? Ama enseyi karartmamak gerekir. Ben şartların solcuların bile kendilerine olan ihtiyacı anlayabilecekleri, buna göre hareket edebilecekleri kadar uygun olduğunu düşünüyorum. Önümüzdeki dönemde neoliberal politikaların tüm hızıyla uygulanacağını ve bunun da en keskin sınıf çelişkilerini beraberinde getireceğini hepimiz biliyoruz. Önündeki ulusalcılık perdesini söküp atacak bir sol hareket Kürt Muhalefeti ile de işbirliği yaparak sesini kitlelere rahatça duyurabilir. Yeter ki böyle bir sinerji oluşsun ve iç çekişmeler bu sinerjiyi ÖDP örneğinde olduğu gibi söndürmesin.

____________Hüseyin__________________

0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz: