Geçen sene Mayıs ayında başladığımız bu yazı-çizi etkinliği, çeşitli sebeplerle sürdürülebilir olamadı. Her yönden işlevliliğini yitirmesi de yıkılması için sebep oldu.
Birçoğumuz ilk yazısını yazdı.İlk dergi faaliyetinde bulundu, kendini ifade olanağı buldu. Aynı zamanda çeşitli başka konularda yüzeysel de olsa bilgi edindi.
Bu bir deneydi. Denedik ve "nasıl olmayacağını" öğrendik. Fakat öğrendiklerimiz, aynı zamanda "nasıl olurun" bilgisine dönüşme ihtimalini taşıyor. Değerli olan da bu.
Bu zamana kadar firtinamersin.blogspot.com adresinde yayınladığımız yazılar birileri tarafından hala okunduğu ve faydalanıldığı için; blog kalacak -bundan sonra hiçbir ekleme yapılmadan- . Mail grubu artık kapanmıştır.
Kolaylıklar,
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Fırtınaya Hoşgeldiniz
18 Eylül 2008 Perşembe
SonSöz
Gönderen serdar zaman: Perşembe, Eylül 18, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: serdar yurteri türkmen, sonsöz
15 Eylül 2008 Pazartesi
Yaşamaca
TURİZMDEN BİRKAÇ GÖRÜNTÜ:
Bitmeyen gel-gitler
Sorgulanması, çözülmesi yasak, sindirilmiş çelişkiler
''İşte bizim Türkiye'miz böyle güzeldir' çabaları
Güneşe aç bedenler, çırılçıplak;
Doyurulmak istenircesine
Sonrasında sıcaklık hastalıkları birer birer,Aciller turistlerle dolu...
Ezberlenmiş teklifler, iltifatlar,gülümsemeler.
Vurar vur alkol ve uyuşturucu.
Saatlik, gündelik, haftalık ilişkilerden göz gözü görmez olmuş
Bedenler yığını,üst üsteDiskolarda, gece kulüplerinde yitip giden yaşamlar
Başından beri tıkanmış, kahkaha dolu sohbetler
Güvensiz...
İç içe geçmiş milliyetçilikcikler;Milli maçlarda ortaya çıkmak üzere...
5 yıldız ne demektir?Güler yüz, hizmet, kalite, misafirperverlik, memnuniyet sağlama mı;
Ticaret, sömürme, soyma-doyma, kandırmaca, bey-amele ilişkisi mi?
Kim,ne diye verir bu yıldızları?
Kaliteye göre tabi ki,Bu işleri en güzel yürütene...
Gönderen serdar zaman: Pazartesi, Eylül 15, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Bellek... : 12 Eylül 1980
12 Eylül darbesinin üzerinden 28 yıl geçti. Milyonlar, mağduriyetten dolaylı ya da dolaysız, pay sahibi oldu. Amerikalı’nın telefonda söylediği gibi: “Our boys have done it” (Bizim çocuklar yaptılar)...
Çocuklar sonra büyüdüler. Kimi YÖK başkanı oldu, kimi başbakan oldu, kimi şimdi ressam oldu; fakat şunu belirtelim ki, istisnasız tüm çocuklar “köşe” oldu. Adam olacak çocuk ta o zamandan kendini belli etmişti. Darbe döneminde doğan çocuklar da 30’larına geldiler.
Olan “sol”a olduğu gibi görünse de, aslında “Bu kış komünizm gelecek” söylencelerinin kargaşasında halkın hakları bir bir elinden alındı. Halkın alım gücü ve en acısı, “hak arama bilinci” akıllardan alındı.
Samsun 78’liler derneği, 1 ve 8 Eylül tarihlerinde Gazi sahnesinde, "12 Eylül ve Etkileri" üst başlıklı tartışma seminerleri düzenledi. Tartışmalarda, 12 Eylül darbesinin, ekonomide, sendikal mücadelelerde, eğitimde, medyada,hukukta,toplumda yarattıkları ve cezaevi koşulları ile ilgili Türkiye'nin çeşitli üniversitelerinden gelen akademisyenler tarafından sunumlar yapıldı.
Prof.Dr. Fuat Ercan, 80 darbesinin en önemli sebeplerinden birinin, egemenlerin, 24 Ocak kararlarının rahatça uygulanabileceği bir zemin yaratmak istemesi olduğunu ifade etti. Bu kararların sonucu olarak, kurumların sermayedarlara özelleştirilmesiyle 4-5 milyonluk bir işsizlik oluşturmuştu. Fuat Hoca'nın çok önemli bir psikolojik tahlili vardı; hissetme ve paylaşmanın yerini rekabet ve tüketime bıraktı ve "piyasa insanı"diye tabir edilen bir insan tiplemesi yaratıldı.Bu zaten her gün kendimizde ve çevremizde yaşadıklarımız, gördüklerimizle rahatça doğrulayabileceğimiz bir çıkarsama.
Sonra, Prof.Dr.Yüksel Akkaya, 80 sonrasında, sendikaların nasıl işlevsiz hale getirildiğini, işçinin hakkını aramada ve almada ne kadar cılız ve başarısız kaldığını anlattı. Sendikanın, kimi zaman patronların lehine bir sibop görevi görebildiğini ifade etti. Bilindiği gibi, 80 sonrası, bazen zor kullanmayla, tehditle, kimi zaman bürokratik müdahale ve işbirlikleriyle, işçiler "sarı sendikalara" kaydırılmıştı. Bu sendikalar işçinin ekonomik taleplerine sırt döndüler. "Nasıl olsa sendikam benim yerime hakkımı arar" mantığıyla işçiler,aylardır alamadıkları maaşın, güvencesizliğin hesabını soramaz oldular. Güçlerinin farkında olmaktan git gide uzaklaştılar.
Daha sonra, 12 Eylül'ün eğitim üzerindeki etkileri üzerine konuşan Prof.Dr.Kemal İnan, eğitimin nasıl adım adım gericileştirildiğini,niteliksiz bi hale dönüştürüldüğünü anlattı. Türkiye'de 85.000 cami ve 70.000 okul olduğunu ve 71-81 arasında yapılan cami sayısının sadece 81-82 yıllarında yapılanın yarısı olduğunu ifade etti. Buradan, darbeyle toplumda yaratılmak istenen din tabanlı gericiliğin ilişkisini açığa çıkardı.
Ardından, Evrensal gazetesi'nden Fatih Polat, 80 sonrası medyasını, Ragıp Duran'ın ünlü benzetmesine atıfta bulunarak, "Apoletli Medya" olarak niteledi.
8 Eylül günü ise, darbe döneminde Samsun'da bulunan Haydar Malkoç ve Sabahattin Selim Erhan, 12 Eylül günü Samsun'da 3000 kişinin gözaltına alındığını, tutuklananların pek çoğunun Türkiye'nin çeşitli yerlerindeki cezaevlerinde fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldığını ifade ettiler. Sosyolog Pınar Selek de, 12 Eylül'ün, bir toplumsal travmayı, çaresizliği ve korku kültürünü beraberinde getirdiğini ifade etti.
13 Eylül Cumartesi günü, Cumhuriyet Meydanında darbe karşıtı bir miting düzenlendi.
Bilindiği gibi, 70'li-80'li yıllarda ülkelerinde ABD destekli askeri darbeler yapılmış olan pek çok ülke, darbecilerini yargıladı ve mahkum etti. Türkiye'de ise, halen 80 darbesinin yarattıkları anayasasıyla, YÖK'yle ve en önemlisi de zihniyetiyle sürüyor.
Ancak geçmişle hesaplaşmak ileriye gidişin ilk adımı olabilir. Hemen şimdi bunu talep etmek, yani bu zamana kadar yapılmış ve bu zamanda yapılması planlanan tüm darbe ve darbe girişimleri yargılanmalıdır demek gerekir. Bu, bugünün çocuklarının geleceği için olmazsa olmaz, demokratik bir taleptir. Bizim çocuların...
Sahi, bu darbeciler kimin çocuklarıydı?
Serdar
15 Eylül 2008
İstanbul
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen serdar zaman: Pazartesi, Eylül 15, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: 12 eylül, serdar yurteri türkmen, YAZI
8 Eylül 2008 Pazartesi
12 Eylül Dershaneler ve Yarış Atları
12 Eylül Dershaneler ve Yarış Atları
Kız kardeşim ve yeğenlerim her yıl okullar açılana kadar yazlıkta kalırdı. Bu yıl erken döndüler. ‘Hayrola ne oluyor’ dedim. ‘Abi’ dedi, ‘yeğenin lise sona geçti. Bu yıl sınava hazırlanmalı.’ ‘Ee’ dedim ‘daha okullar açılmadı.’ O da bana mahcup bir halde, ‘Tamam ama dershaneler açıldı’ dedi.
Ya bizim zamanımızda dershane falan yoktu. Hele hele böyle şantajla çalışanların ilk maaşlarını ödemeyen, sigortasız, çok az maaşla yarı köle-yarı öğretmen çalıştıran, Türkiye genelinde toplam ciroları milyar dolarları bulan sektör olarak dershaneler hayal bile edilemezdi. Çok örnek alınan Avrupa’da da yok bu sektör. Çocuklara zayıf dersleri için özel ders aldıran aileler var tabi. O özel ders de cep harçlığı için çalışan üniversite öğrencileri tarafından evlerde verilir. Öyle kentlerde gözünüze dershane ilişmez. Ne de reklamları. Örneğin orta büyüklükte bir kentte bizde olduğu gibi yüzlerce dershane yoktur. Sadece bir tane vardır.
12 Eylül darbesinden sonra kurulan YÖK gibi faşizm kurumları nasıl üniversiteleri kışlalara – liselere dönüştürdüyse, milli eğitim bakanlığı da ilköğretim okullarını ve liseleri faşist ve şeriatçı kadrolarla doldurdu. Geçen çeyrek yüzyılda yapmadıkları tahribatı bırakmadılar. Sonuç ortada: Test manyağı olan, sorgulamayan, ezberlenmiş sözlerle konuşan, bir konuda kompozisyon yazamayan, dünyadan bi haber öğrenciler ile tüccar ruhlu öğretmenler, köle arayan dershaneler ve diplomalı işsizler ordusu.
KPSS icat oldu, öğretmen adaylarının çoğu açıkta kaldı. Onlar da açlığa dayanamayıp dershanelerde yarı köle gibi çalışmaya razı oldular. Örgütlenme-mücadele zaten ülke genelinde zayıflamıştı. Bir zamanlar saygı gören öğretmenlerin büyük çoğunluğu da sürüye katıldılar. Okullarda verdikleri dersleri ciddiye almayıp öğrencileri özel ders almaya teşvik ettiler. Okul çıkışı ya özel ders vermeye ya okey-batak oynamaya koştular. Sendikalara üye olmak, oralara gitmek yerine oyun salonları onlara daha cazip gelmeye başladı. Öğrenciler gibi öğretmenler de tek tipleşti. Düzeyleri düştü. Bu olumsuz gelişmelere direnen öğretmenler de azınlık olarak itilip, kakıldı. Fişlendi. Sürüldü.
12 Eylül 1980 öncesi eğitim
Biz gençliğimizde ne dershane, ne özel ders yüzü görmeden, tek dikiş, çift dikiş falan bitirdik liseyi, sonra da üniversite sınavını kazandık. Anımsıyorum tembel bir öğrenciydim ben. Hep ikmale kalarak geçerdim sınıfı. Hatta bir yıl da çakmıştım. Ama ilk sınavda da kazanmıştım üniversiteyi. İstanbul Yıldız Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü kazanmıştım da, (sanırım 1973’tü) 2. MC hükümeti iktidara gelmiş, beni ikmale bırakan MHP’li fizikçi Hakkı Karagöz okula müdür olmuş ve tek dersten takmıştı bana. Kazandığım halde gidememiştim üniversiteye. Tesadüfen kazandığımı söylemişti sınıfımızın inekleri. İkinci yıl tekrar girmiş yine kazanmıştım. A.İ.T.İ. Akademisinden bir bölümü. Doğrusu beğenmemiştim kazandığım yeri. Okula başlamıştım ama üçüncü kez girmiştim sınava, bu kez de İstanbul Üniversitesi Hukuk fakültesini kazanmıştım. Artık tesadüf diyememiş şapka çıkarmıştı arkadaşlarım. Gerçi başarılı bir okul sayılan Antakya Lisesindeki sınıf arkadaşlarımın çoğu doktor-mühendis oldu, ben ise meteliksiz gezer-yazar olarak kaldım orta yerde. Tabi sınıf arkadaşlarımın günahlarını almayayım, bana her zaman selam ve sevgilerini yollarlar ve ‘Siz çok çektiniz, biz nispeten daha rahat yaşadık’ diye ‘12 Eylül’ mezalimini kınarlar.
Üniversite yıllarım ve 12 Eylül’ün açtığı yaralar
Babam, ‘Oğlum Adana’da başarılısın. İkinci sınıfa geçtin. Bırakma okulu, hem İstanbul’da iki çocuk okutmaya gücüm yetmez’ demişti de, gitmemiştim. Velhasıl üç kez üst üste kazanmıştım üniversite sınavını. Dershane veya özel ders tanımadan. Akademide bir ben, bir de bücür (Bülent) ders verirdik arkadaşlara. Akademi tarihinde yüksek matematikte yüz üzerinden yüz alan ilk öğrenci olmuştum. Geçenlerde ziyaret ettiğim, akademiden arkadaşlarım Baki ve Bülent anımsattılar bana bunu. Yüksek matematikten ve istatistikten hocalarımız ‘Sen devam et Adil (veya Bülent)’ diye tebeşiri bize bırakır giderlerdi. Tabi şimdi matematikle edebiyatın ne ilgisi var, nasıl edebiyatçı oldun, şiir -öykü-deneme yazıyorsun diyeceksiniz. Valla ben de bilmiyorum nasıl olduğunu. Anımsadığım; çok çalışmayı sevmediğim için ezberleyemez ve sosyal bilgilerden, edebiyattan ikmale kalırdım. Matematiğim, cebir ve geometrim ise hep iyi olurdu.
Demem o ki o yıllar, ‘halk yoluna baş koymadan önce’ okulumuzda başarılıydık. Tabi sadece ben değil, benden çok daha başarılı, çok daha zeki onbinlerce genç, 12 Eylül faşizmi tarafından zindanlara dolduruldu, sürgünde yaşamaya zorlandı. Ya da katledildi. Ve bu mezalimin sorumluları, Kenan Evren ve şürekâsı hâlâ yargılanmıyor. O yara kanamaya devam ediyor. Geçmişle hesaplaşılmadığı sürece bu ülke utanç içinde yaşamaya -kanamaya devam edecek.
Anne-babalar da dershane yollarında ‘at’laşıyorlar
Dershanelerde çocukların yarış atı haline geldiğinden şikâyet ediyor ana babalar. Ama; 1- Kendilerinin de onlarla birlikte ‘at’laştıklarını fark edemiyorlar. 2- Hem kızıp, hem düzene itaat ediyorlar. Milli Eğitime ve Dershanelere karşı hiçbir eylem yapmıyorlar. 3- Ve en kötüsü çocuklarının geleceğini düşündüğünü söyleyen ana babaların birçoğu ikiyüzlü. Çocukları sınavı kazanamazsa el alem ne der diye kaygılanıyorlar. Çocukları sınavı kazanan akrabalar, komşular, arkadaşlar karşısında küçük düşme kaygısıyla kendi egolarını tatmin için uğraşıyorlar. Çocuklarından kapasitelerinden fazla başarı bekleyip onların kişiliklerinde yaralar açıyorlar. Savunu aynı: ‘Başka çare mi var, mecburuz, sistem böyle, herkes aynı şeyi yapıyor, çocukların geleceği için, v.s’ . Tabi başka çare de aramıyor, sormuyor, sorgulamıyorlar.
Bu ülkede milyonlarca çocuk zorunlu ilköğretimden sonra okuyamıyor. Milyonlarca aile dershane parası bulamıyor. Kapitalizmin ‘eğitim ve fırsat eşitliği’ sahte. Sadece Türkiye’de değil, Avrupa’da da istatistiklere göre, bir işçi çocuğunun taşradan büyük kente gelip ciddi üniversitelere gitmesi çok zor. Şırnak lisesi ile Ankara lisesi mezunları arasındaki farkı- haksızlığı düşünün.
Paris’in varoşlarında oturan bir arkadaşım, çocuğu kent merkezinde daha iyi bir liseye gitsin diye evini Paris’e taşımıştı. Hadi o patrondu. Ya işçi çocukları. Yani Avrupa’da yaşayan mültecilerin veya göçmen işçilerin, hatta Avrupalı işçilerin -öyle bilmeden, araştırıp karşılaştırmadan iddia ettiği gibi- tuzu kuru değil. Bir işçi ailesi, değil bizim küçük patronlar gibi haftada birkaç kez lokantaya gitmek, çocuklarıyla birlikte ayda bir kez lokantaya zor gidebiliyor. Dışarıda kahvaltıya gitmek ise sadece hayal. Öyle sıfır kilometre arabaları, villaları falan da yok. Kent merkezlerinde yaşayan iki çocuklu bir aile 60 metre karelik bir evde oturabiliyorsa şanslı sayılıyor, çocukları da, Türkiye’de yaşayan bir bürokrat ya da küçük patron çocuğundan daha şanssız-kötü koşullarda yaşıyor. Avrupa ülkeleri son onbeş yıldır ciddi bir ekonomik krizin pençesinde. Refah on yıllar öncesinde kaldı. Krizin faturası önce işçilere, memurlara ve işsizlere kesiliyor. Sosyal haklar her geçen gün daha da budanıyor.
Eylül geldi dershaneler okullardan önce açıldı
Dershaneler açıldı. Ebeveynler dershaneler önünde kuyruğa girdi. Çocuklar isyan edin. Yarış atı olmayın. Çocukluğunuzu ve gençliğinizi sistemin ve ebeveynlerinizin çalmalarına (boş zamanlarınızın oyun, eğlence, spor, müzik, kitap okuma v.b. yerine dershanelerde geçmesine ) izin vermeyin. Tabi internet salağı da olmayın, meslek öğrenin. İlla mühendis veya doktor olmak gerekmiyor ‘adam gibi adam’ veya ‘kadın gibi kadın’ olmak için. (Tabi doktor ve mühendislere karşı değilim. Dünyaya bu meslek grubundan insanlar da gerekli. Ağabeyim Arif Okay makine mühendisi aynı zamanda araştırmacı yazar, keza Doktor Nedim İnce de öyle.) En son izlediğim ‘Güney Sanat Tiyatro Topluluğu’ üyelerinin hemen hepsi işçi ve öğrencilerden oluşuyordu. Tüm izleyiciler gıpta ile karışık saygıyla alkışladı çocukları.
‘Az Çalışmalı Aşka Zaman Ayırmalı’ başlıklı makalem de bu özlemi dile getirir. Yani insanların günde dört saat çalışıp, kalan zamanlarını aşka, sanata, spora, çocuklara ayırabileceği bir dünya özlemini. Ki bu da imkansız değil. Ancak bunun için kapitalizm denilen bu acımasız sömürü sistemini alaşağı etmek gerekiyor. Dershaneleri de kapatıp kültür merkezlerine veya meslek okullarına dönüştürmek ve orta öğretimde de eğitimin çıtasını yükseltmek.
SONSÖZ: 12 Eylül faşist darbesinin üzerinden 28 yıl geçti. Bu karanlık günün yıldönümünde eğitim sistemine eğilmek istedim. Dershanelerden yola çıktım, buralara kadar geldim. Konuyu daha fazla dağıtmadan, çocukların ve ebeveynlerin dershane çarkında yarış atı haline gelmelerine karşı son sözümü, çocuklar için yazdığım bir şiirimle ve bir de dilekle bağlayayım: Umarım gelecek yıl, 12 Eylül mimarları hak ettikleri yerde, cezaevlerinde olurlar. Ve eğitim sistemi değiştirilmek üzere masaya yatırılır.
“Zaman
Baba bana top alma
Elmalı şeker de istemem
Dönme dolaba da artık binmem
Özel ders - dershane de hiç istemem
Ama n’olur sen de saatine bakıp durma
Bana zaman al baba
Çok çok zaman
İçinde sen olasın
Ben olayım
Bir de anne…”
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Pazartesi, Eylül 08, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
7 Eylül 2008 Pazar
Devrimci Diyalektik Dersleri-4
Devrimci Diyalektik Dersleri-4
Ulusal Özerklik mi, Bölgesel Özerklik mi?
Ulusal Kültür ve Uluslararası Kültür.
http://www.mediafire.com/?1wamzjnwsjp
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Pazar, Eylül 07, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: devrimci diyalektik, power point
5 Eylül 2008 Cuma
TIKANMA
TIKANMA
BİLİM, ETİK, İDEOLOJİ, SİYASET EKSENİ
TÜRKİYE DEVRİMİNİN YOLU adlı yazıyı yazarken şunu özellikle belirtmiştik. Her ne ifade ederseniz edin, amacınız toplumu ileriye taşıyacak bir devrim ise bu elde güçlü verilirle, araçlarla, hamlelerle bilimsel bir yöntem izleyerek ve etik davranarak sonuca ulaşmaktır. Yaşam bunları niye ifade ettiğimizin haklılığını kanıtlamak için adeta bizi sınıyor. Bu görüşleri ortaya koyarken dogmatizmin, anti-bilimselliğin, etik dışı davranışın bize jet hızıyla ulaşması doğa yasalarının nasıl mükemmel işlediğini şaşırtarak gösteriyor.
Sosyalist Devrim yolunda mücadelenin sonuca ulaşması için onu bilimsel bir zemine oturtan Marx’ın katkısını yeniden hatırlatıp, Marksizmin Marx’ın sözleri olmadığını; ondan sonra gelen sosyalist önderlerin ve savaşçıların pratiklerinin onu daha ileri bir noktaya taşıdığını ve nihai bir nokta konulmadığını yaşanan pratiklerle görüyoruz. Bilimsel Sosyalizmi inşa ederken ve ona uzanan yolu döşerken kısaca yöntemlere deyinelim: bilimsel bilgi bir dizi yöntemler sonucu elde edilir ve bu bilgi sistemli, nesnel, tutarlı aynı zamanda eleştiriye açık olmalıdır. Bunu ortaya koyan kişi ise en başta etik kurallara uymak zorunda ve insancıl olmak zorundadır. Saklanan, ortaya çıkmayan gerçeği vurgulamak, önündeki sis perdesini kaldırmak, sahtekârlığa, aldatmacaya, yalana karşı sürekli gerçeğin gücünü bilerek savaşmak bir devrimcinin görevidir.
Zavalılığın fenomeni
Fenomen kelime anlamıyla şaşırtıcı ve hayret verici anlamında da kullanılmaktadır. Siyasi tartışmalar karşısında bizleri şaşırtan o kadar çok şeyle karşılaşıyoruz ki. Israrla yanlışta ısrar eden ve bilimsel zemine oturtmaya çalışan, ‘ben söyledim oldu’ deyip tartışmaya noktalandırmaya çalışıp dogmalar yaratan, yorumlarken külhanbeyi üslubu takınmak ta tamlayanımız ‘zavallılık’ oluyor. Zavallığın fenomeni tartışma düzleminde elindeki barut bitince, gerçeğin karşısında yanlışta ısrar edip acizleştikçe biçim değiştiriyor. Kurt adam hikayesindeki metafor gibi vahşileşiyor ve saldırı başlıyor.
Yöntemler dizgesi içerisinde etik ve bilimsel düzlemi hiç sayarak aşağılama, hakaret, küçük görme davranışları ifade eden kişinin ya da anonim ortaklığın başarısızlığının, güçsüzlüğünün ve bu süreç zarfında niyetini de belirtmektedir. Amaç toplumun yararından çok kişinin ve anonim ortaklıkların egolarının ön plana çıktığı kişisel bir yarar oluyor.
Bizler bu tartışmaları ne için yapıyoruz? Birbirimizin ayağını kaydırmak, kişisel menfaat sağlamak için mi yoksa devrim için daha donanımlı, yüksek bilgiye ve ahlaka sahip, yaratıcı ve üretici bireyler yaratıp bu bireyci dünyanın kurallarını aşıp, kirlilikten kendini sıyıran, her türlü düşkünlüğe karşı ayakta dimdik durmaya çalışan yürekli, namuslu devrimci bir gençlik mi yaratmak?
Görevimizdir, her türlü gayri ahlaki davranışı, tutumu, yalanı teşhir etmek. Wilhelm Rich Dirimin Öldürülüşü adlı kitabında toplumsal dirimin nasıl öldürüldüğünü sistemin insanları nasıl hastalıklı yapılar hale getirdiğini, toplumsal vebanın ilişkiler bağlamıyla insanlara sirayet etmesini ve bunun engellenmesi için bireylerin ve bu bireyler topluluğunun kararlı ve devrimci mücadelesini öngörüyor. Tek bir çürük limon, bütün limonları çürütmeye yetiyor. Pratik ise sonuç itibari ile ne yapılmasını gösteriyor, çürükler ayıklanmalı.
Ürettiğiniz şey ne olursa olsun önce sizi ve sonra toplumu aydınlatacak nitelikte olmalıdır. Topluma ışık olacak bilimsel bilgi kişisel tartışmanın, çekişmenin bir ürünü olamaz. Yoksa o sıra yozlaşır, iş bambaşka bir mecraya gider ki, düşkünlükten kimse kurtaramaz. Bilimsel bilgi kisvesinde nefret içeren yazılardan anlaşılan tartışmanın diğer tarafını aynı düzleme çekmektir. Buna gelmeyince nefretin dozajı arttırılır, tahrik hakarete varır. Çünkü karşı tarafta da kişilere, ideolojiye veya siyasete karşı bir nefret duygusu olmalı ki kendi nefretleri meşrulaşabilsin. Nefretin olduğu yerde artık akılcı düşünce kalmaz, sevgi ve gerçeklik arka plana atılır, önemli olan nefretin bilgisi ya da bilginin nefretleşmiş yüzü ile üstünlük kurmaktır. Bizim Fenomenlerin tipik özellikleri.
Yitik Solcular
Emperyalizmin arka kapı bekçileri Sol Liberal aydın-cıklar ezilen dünyada görevlerini harfi harfiyen yerine getiriyor. Başarılarını liberalizmle arasına mesafe koyan kendisine Marksist-Leninist diyen insanlardaki söylem ve pratiklerinde görülebilir. Türkiye Devrimi üzerine yapılan hararetli tartışmalar ideolojik yönelimleri tüm çıplaklığıyla ortaya koymaktadır. Meselenin özü Milli Demokratik Devrim ya da Sosyalist Devrim tezinde bir uygulanabilirlik tartışması değildir. Bu tartışmalar sonucu ortaya çıkan öfke nöbetlerinin sırrı Milli sözcüğünde geçerlidir. Milli Demokratik Devrimi daha önceki TÜRKİYE DEVRİMİNİN YOLU adlı yazımızda basit, yalın ve kısaca belirtmiştik, öyle görünüyor ki bu konu hakkında biraz daha bahsetmek gerekecek. Ama bunu sona saklayacağız. Asıl meselenin Milli sözcüğünde billurlaştığını söylemiştik.
Ülkemizde milli ya da vatan sözcüğünü sarfettiğimizde ilk akla gelen ırkçılık ve faşizm oluyor. Bundaki payın ABD’nin piyonu MHP’nin ve devlet mekanizması içerisine çöreklenmiş yapıların rolünü unutmamamız gerekir. Her türlü ırkçı, faşist ifade ve katliamlar vatanseverlikle adlandırıldı. Bunu ele alan entelektüellerimiz bilimi ağlatırcasına George Washington imzalı bilimsel tespitleriyle Milli olan tüm yapıları faşizmin, gericiliğin, ilkelliğin kaynağı olarak sundu. Emperyalizmin ideologları Türkiye’li Devrimcilerin kullanabilecekleri tüm unsurları kötücülleştirip onların elerindeki araçları alıyor, halka ulaşmasını ve kök salmasını engelliyip kendi belirlediği bir kanal içerisinde hareketlerini kontrol etmeye çalışıyor. Emperyalizmin bilinçlere yönelik bu saldırılarına karşı uyanık ve donanımlı olmak bugün çok daha gerekli.
Sistematik bir biçimde milli değerlerin kirletilmeye çalışılması onları kirletmez. Onlar bir ulusu oluşturan olmazsa olmazıdır. Dünyada başarıya ulaşan tüm devrimci hareketler kendi milli değerlerine ve vatanlarına sahip çıkarak halkla bütünleşmiş ve onu ileriye taşımıştır. Milli değerlere geri, ilkel ve kapitalizmin çıkarına olduğunu düşünenler bugün küreselleşme denen emperyalizmin ideolojik destekçisi troçkistlere benzemektedir. Stalin Kızıl Orduya seslenirken Kuduzof’un askerleri diye seslenmektedir. Kuduzof kimdir? Çarın ordusunda bir komutandır. Sosyalist olmadığı ve çarın bir komutanı olduğu halde Stalin neden onun adıyla askerlerine seslenir? Neden bir sosyalist önderin adıyla seslenmez. Çünkü o askerlerin vicdanında, hafızasında Kuduzof yatar, onun askeri yeteneği ve komutası vardır. Mao devrimi gerçekleştirirken ideolojik düzleminde önce milliyetçi önder Sun Yat-Sen’i anar. Devrimi yaparken ülkenin her bir yanına onun heykellerini diker. Mao neden Milliyetçi Sun Yat-Sen’i sahiplenir, sosyalizm savaşı yaparken ideolojisinde onu ilk adım olarak nasıl alır? Chavez neden küçük burjuva önderi olan, asker Simon Bolivar’ı sahiplenir. Devriminin adını neden Bolivarcı devrim koyar. Bolivar sosyalist miydi? Elbette hayır. Onların sosyalist olmaması, küçük burjuva, milliyetçi olması değersiz kılmıyor. Çünkü Marksist-Leninistler bilir ki sosyalist devrimin gerçekleşmesi için o topraklar üzerinde topluma ışık olmuş, kısmide olsa ilerletmiş önderlere ve o ülkenin ilerici ve bütünleştirici diğer değerlerine sahip çıkar, bunların üzerinden toplum bir üst aşamaya geçirilir. Yaşanmış ve yaşanan pratikler sapa sağlam karşımızda durmaktadır.
Diğer ülkelerde yaşananlara eyvallah diyenler söz konusu Türkiye olunca teklemektedir. Emperyalizm ve yerli işbirlikçilerinin bu toplumu köksüzleştirmek için yaptığı her hamle garip bir şekilde Devrimci Sol çevrelerde de karşılık bulmakta. Bu noktada önderlik mekanizmasının siyaset içerisinde kafa karışıklığını gidermesi net ve tutarlı bir şekilde açıklama getirmesi gerekir.
Bu ülkenin tarihinde bizlerin hafzılasını kaldıramayacağı kadar kötü şeyler yaşandı. İnsanlar etnik, siyasi ve dini inanışlarından dolayı işkenceler gördü, katledildi. Kürtler sistematik şekilde asimile edilmeye çalışıldı. Darbelerle toplumların ruhu çalındı. Tüm bunlar yaşandı diye duygusal bir tutum alıp, bu ülkeye ait olan her şeye sırtımızı çevirebilirmiyi? Bir devrimcinin görevi sürekli kötü ve geri olan örnekleri öne koyup değerlendirmek değildir, ileriye taşınabilecek öğeleri kullanıp bunları değerlendirmek, devrimci mücadele içerisinde ideolojik düzlemi belirlemek, siyaseti ile birlikte ittifakları sağlayarak sonuca ulaşmaktır.
Bu halka ait olan milli değerlere sırt çevirip, bir devrim rotası tayin edilemez. O sıra emperyalizmin ve yerli işbirlikçilerinin BOP’uyla aynı kulvara düşülür ister istemez. Emperyalizme karşıyım, sosyalistim deme ile devrimci olunmuyor, pratikler ancak insanları devrimcileştirir.
Devrim Devam Ediyor
Türkiye Cumhuriyeti Meşrutiyetten beri devam eden bir devrim süreci içerisindedir. Meşrutiyet ile birlikte bir burjuva devrim gerçekleştirilmek istenmiş, ülkede kapitalizmin yerleşmesi için mücadeleler verilmiş bir takım başarılar sağlanmıştır. Cumhuriyet ile bu yeni bir sürece girmiş ama istenilen başarıya ulaşamamıştır burjuvazi. Avrupa tipi bir burjuva devrimi ve kapitalizm tam olarak gerçekleştirilemedi. Meşrutiyetten bugüne geçen süreci Milli Demokratik devrim süreci olarak adlandırılabiliriz. Fakat nihai sonuca ulaşamamış bir tarihi yaşıyoruz. Türkiye’deki egemen sınıflar emperyalizmle olan ilişkileri nedeni ile burjuva devrimini gerçekleştirememiş ve kapitalizmi ülke genelinde tam anlamı ile yerleştirememiştir. Var olan burjuvazi işbirlikçi, komprador ve küçük yapıdaki milli burjuvazidir. İthal ikameci ve tüketime dayalı anlayış işçi sınıfının gelişememesini, ortaçağ artığı feodal kalıntıların varlığının devam etmesini sağlamıştır. Günümüzde gericileşen burjuva sınıfından böyle bir hamle beklenemez, işbirlikçi burjuvazinin amacı toplumu olabildiğince geri bir zeminde tutmaktadır. Bu durumda görev yeni dünyanın ilerici sınıfı proletaryanındır.
Bu sıra daha önce ifade ettiğimiz şeyleri tekrar etmek zorunda kalacağız. İfade ettiklerimizi algılayan arkadaşlar belki bundan dolayı sıkılacaktır, anlamayan ya da anlamak istemeyenlere karşı anlayışlı davranmalarını bekliyoruz. Amaç yazdıklarımızın doğru biçimde algılanması ve eleştirilmesidir. Proletarya kapitalizmin gelişmediği için güçlü, büyük ve bilinçli bir sınıf değildir. Ülkemizdeki işçi sınıfı profiline baktığımızda çok parçalı bir yapıda olduğunu görürüz. Herhangibi iş kolunda çalışan işçiler farklı yasalara tabi tutularak parçalı bir yapıya bürünmektedir. İşverenin amacı aynı işyerinde çalışan ve farklı ücretlere tabi olan bu işçilerin birliktelik göstermemesi sınıf bilinciyle hareket etmemesidir. Bu parçalılık, yarı zamanlı ve lümpen işçilerin varlığı sosyalist devrimi yapacak sistemi kilitleyecek bir işçi sınıfını yaratamıyor.
Peki, bu süreçte emperyalist-kapitalist sisteme karşı nasıl mücadele verilecek. İşte teorinin ve hangi pratiğin sergilenmesi gerektiği bu durumda ortaya konulmalı. Mücadelenin yeni işçi sınıfı denilen parçalı yapı ile yapılamayacağı ortada, o halde toplumsal mücadeleyi örgütlemek gerekli, fakat nasıl? Liberalizmin yıkım politikası karşısında mülksüzleşen geniş yığınlar, emperyalizmin dünyayı yeniden biçimlendirme yolunda attığı homojen ve kendine özgü demokratik devletçikler siyaseti ile parçalanma sürecine giren devlet ve millet nasıl birleştirilecek, hangi teori, siyaset toplumu kucaklayıp önderliği ele alacak ve devrimi gerçekleştirecek? Bu soruların cevapları akılcı bir biçimde ortaya konulursa devrime ulaşabiliriz. Yalnız burada rotayı çizerken her şeyi idealize edemezsiniz. Bu noktada fenomenlerimiz arasında obsesif hastalar gibi bir temizlik edebiyatı başlar. Siyaset, taktik ve strateji akıl oyunlarını içerir. Devrimci diyalektiği kavrayamayan yitik solcular ütopik sosyalist anlayıştan kurtulamamaktadırlar. Dünyanın gerçekleri karşısında teori ve pratik bütünlüğünü oluşturamayanlar, kendi dünyaları içerisinde kendinden menkul bir sosyalizm tasarımının hayali ile avunmaktadırlar.
Tasarladığınız devriminizin adı sosyalist devrim, sosyalist halk devrimi ya da başka bir isim olabilir. Ama nihayetinde pratiğiniz yine milli demokratik devrimin öngürdüğü şeyler olacaktır. Bu realiteden asla kaçamazsınız. Bu bir tercih meselesi değildir. Toplumsal yapılar gereği sosyalizm yolunda bir aşamadır Milli Demokratik Devrim. Dünü yorumlayamayanlar bugünkü gerçeği maalesef görmemektedir. Tekrar tekrar belirttiğimiz şeyleri yinelemek zorunda kalmamız fenomenlerimizin kısa süreli hafıza kaybı yaşadıklarını ve akıl defterinin şart olduğunu gerekliliği ortaya çıkıyor. Her ülkede uygulanabilecek biricik, kendine has bir devrim modeli yoktur. Her ülkede o ülkenin toplumsal yapısı, sömürge biçimi, emperyalizmle olan ilişkisi gereği devrimler farklı metodlar ile gerçekleştirilir. Çin, Vietnam, Cezayir devrimleri emperyalist işgale karşı ulusal direnişler ile gerçekleştirildi diye bugün bu teori geçerli değil, bu konu kapanmıştır diyenler, emperyalizmin açık işgalinin olmadığı günümüzdeki Nepal, Venezuela ve Bolivya’daki milli demokratik devrimlere ne diyecek acaba. Tarihi bilgileri özümsemeden önümüze koyanlar bırakın geçmişte kalmayı tarihsizliğin haleti ruhiyesini sergiliyorlar. Ilımlı İslamcı Tayyip Erdoğan’ın Kasımpaşalı edasıyla yaptığı açıklamaların amnezi solda aynı tutumla nasıl sergilendiğini acı acı izliyoruz. Sosyalizmin ekonomi politiğini ve pratiğini görmezden gelerek Türkiye gibi bir ülkede bunun aşama olmadan direk gerçekleştirileceğini söylemek solcuları, aptal yerine koymaktır. Ortada bugün bunu gerçekleştirecek bir teori dahi yok. Yalnızca ismini ifade edip cismin yaratılacağını iddia etmek daha baştan yenilgiyi kabul etmektir.
Milli Demokratik Devrimde milli burjuvazinin varlığı ve kapitalizasyon sürecini gösterip bunun burjuvazinin çıkarı için yapıldığını iddia etmek gayri ahlaki bir tutumdur. Sosyalizm için bugün bunun mücadelesini verenlere karşı bir ihanettir. Nepal’de Maocu gerillalar yıllarca krallığa karşı savaşıp zafere ulaştılar. Bugün ülkenin Maocu lideri öncelikle kapitalizmi geliştirmemiz gerekiyor diyor. Bir kapitalist olduğu için mi bunu söylüyor yoksa toplumun ekonomik ve demokratik olarak daha ileri bir seviyeye ulaştırıp sosyalizme geçmek için mi? Aynı şey yöntemler farklıda olsa Venezuela ve Bolivya içinde geçerli. Milli demokratik devrim sosyalizmin dışında değildir, onunla iç içedir. Mao’nun dediği gibi bir ülkede emperyalizme karşı mücadele verilirken aynı zamanda sınıfsal bir mücadelede verilmiş olur. Emperyalizme karşı mücadele eden gruplar içerisinde kapitalizme karşı olmayan yapılar olabilir, birleştiren şey milli olan yönüdür ve doğası ve duruşu gereği kapitalizme de karşıdır. Çünkü Milli Demokratik Devrim sürecinde atılan adımlar burjuvazi-işçi sınıfı arasındaki çelişkiyi derinleştirir sosyalist devrim için somut şartlar güçlenmeye başlar. Devlet bu süreç içerisinde artı değer biriktirmeye devam eder, buradaki amaç işçiyi sömürmek değildir, sosyalizmde uygulanacak ekonomik yapının zeminini oluşturmaktır. Lenin Sovyet Devriminden sonra NEP adlı bir ekonomik model ortaya koydu. Buna göre 20’den az çalışan yerler kamulaştırılmayacak, özel şirketler yaşamlarına devam edecek. Daha önce kamulaştırılan kurumlar özel şirketlere kiralanacak ve kamulaştırılan diğer şirketlerde de devlet kapitalizmi uygulanacak. Soru şu: sosyalist Lenin neden kapitalizmi tesis ediyor? Çünkü tarihsel gelişme yasasına göre basamaklar vardır ve bunlar tamamlanmalıdır. Bunu burjuvazi yapamayacağına göre görev sosyalistlere düşmektedir. Bu sosyalizmin içerisinde gelişen bir pratiktir. Sovyetlerde ve dünyada sosyalizmi ilk uygulayan da Stalin’dir.
Örnekler çoğaltılabilir. Son olarak bu topraklara kök salmayan ve daha teorisi dahi olmayan anlayışın yarardan çok zarar vereceğini söylemek gerek. Bugün sosyalizm savaşını verenler geçmişte zafere ulaştıran önderler dünyanın devrimler çağına girdiğini ve ileri kapitalist olmayan ülkelerin ancak milli demokratik devrim yolu ile başarıya ulaşacağını bizlere söylemektedir. Tüm bunların karşısında durup, reddederek, akla meydan okuyarak nefes tüketmek, zaman harcamak gerçekten üzüntü verici durumudur. Bugün kaybedecek hiç zamanımız yok, derhal somut durumlara karşı beynimizi ve kaslarımız adeta yakıp ideolojimizi sürekli güçlendirmek ve bunun pratiğini sergilemektir.
Fenomenlerimizin Akıl Defterinden bazı başlıklar
# Kontrgerillanın ya da evrensel anlamda bilindik adıyla Gladyonun ABD’nin NATO ülkeleri içinde işbirlikçileri ile yarattığı bir örgüt olduğu hatırlanacak. Bu örgütün anti-emperyalistlere ve sosyalistlere karşı cinayetler işlediği, sabotajlar, suikastler düzenlendiği bunun yanında bazı suçlarını da muhaliflerinin üzerine attığı unutulmayacak. Ergenekon davası ile ortaya çıkanın kontrgerilla olmadığı, çünkü ABD’nin asla bu örgütü teşhir etmeyeceği bilinecek Fethullahçı, AKP’li, Liberal-Sol basının bu operasyon ile ortaya koyduğu deli saçmasına inanılmayacak. Düşünce iklimini belirleyecek olan rasyonel düşünce yetisi asla kaybedilmeyecek. Şu sorular akla gelecek hayal ürünü olan, gerçekleşmemiş bir darbeye inanıyorumda, olmuş bir darbeyi neden ısrarla sorgulamıyorum? Madem kontrgerilla ortaya çıkarılıyorda (işbirlikçilerin dediği gibi) neden 12 Eylül’ün mimarı Kenan Evren yargılanmıyor. 90’lı yıllarda Kürt köylerini bombalayan, yakan, yıkan Doğan Güreş, Bin Operasyonun adamı Mehmet Ağar ve Çetelerin Tanrıçası Tansu Çiller neden Ergenekon denilen çete ile yargılanmıyor? Kendi kendine vah vah çekeceksin ve acıyacaksın haline. Amaç demokratik, özgür bir Türkiye tesis etmek mi, yoksa faşizmin, tam bağımlılığın, köleliğinmi tesis edilmesi? Bu soruları tekrar tekrar kendine soracaksın, soracaksın, soracaksın.
# İfade ettiğin düşüncenin doğruluğu tartışma sonucu geçerliliğini yitirdiğinde yanlışta ısrar etmeyeceksin, etmeyeceksin, etmeyeceksin.
# Tartışma boyunca kıyasıya eleştireceksin ama asla etik değerlerden sapmayacaksın, sapmayacaksın, sapmayacaksın.
# Tartışmayı kişiselleştirmeyeceksin. Düşünceni açıklarken sırf yanıt verme güdüsü ile harekete geçmeyeceksin. Çünkü bu tutumun yanlışta olsa bir yanıt verme zorunluluğuna sürüklediğini bileceksin. Amacın gerçeği ortaya koymak yerine, kendini ortaya koymak olduğunu göreceksin, göreceksin, göreceksin
…
Saygı ve sevgilerimle.
Fırat ERDOĞAN
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Cuma, Eylül 05, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: devrim, etik, fırat erdoğan, ideoloji, siyaset, YAZI
4 Eylül 2008 Perşembe
GEÇMİŞTE KALDI
MDD ve SD tartışmalarında önemli yeri olan ve MDD savunulurken hep örnek gösterilen ülkelerin(Cezayir,Çin ve Vietnam) o dönemdeki nesnel koşullarının özetlenmesi, metodun nasıl bir konjoktürde şekillendiğini anlamak için önemlidir. ‘’10 milyonluk Cezayir nüfusunun %80’ine yakını köylüdür. En iyi toprakların sömürgecilerin arasında bulunması, 600.000 köylünün topraksız kalmasına, 450.000 köylünün ise el kadar topraklar üstünde boğaz tokluğuna çalışmasına yol açıyordu.’’(1). ‘’Cezayir’ deki savaş bir ulusal kurtuluş savaşı, bir toprak savaşıydı. Halkın büyük kısmı kadını erkeğiyle bu savaşa katılmış, fakat asıl yük yurdumuzun en yoksul kişileri olan köylülerin omuzlarına yüklenmiştir.’’(2).
Çin de ise durum kısaca şöyledir: İç savaş ya da tarım devrimi savaşı(1927-1937), Japonya’ya karşı savaş (1937-1945) ve Çin halk cumhuriyetinin kurulmasıyla doruğuna ulaşan üçüncü devrimci iç savaş (1945-1949). (3).Mao iç savaşlarda Çin milliyetçi partisinin (kuomitang) başında bulunan Çan Kay Şek ile savaşmıştır. Vietnam’ın somut durumunu ise gelin Vo Nguyen Giap’ tan dinleyelim: ‘‘Fransız sömürgecileri daha halk iktidarı tam anlamıyla yerleşmeden ve önümüzde her alanda çeşitli güçlükler yığılıyken, Saygon’da saldırıya geçtiler. Ülkemiz hiçbir zaman bu kadar çok yabancı ordunun boyunduruğu altına girmemişti. Japonlar teslim oldukları halde silahlıydılar. Kuzeyi elinde tutan Çan Kay Şek ordusu, Vietnam Quoc Dan Dang’a (Vietnam kuomintangı) halk iktidarını devirebilmesini sağlamak üzere her türlü yardımda bulunuyordu. Güneyde ise İngilizler 16. paralele kadar ülkeyi işgal etmekte ve Fransızlar’a saldırılarını yaygınlaştırmakta yardımcı olmaya çalışmaktaydılar.’’(4)
Emperyalistler bu ülkelere saldırırlarken çoğunlukla büyük şehirleri ve ana haberleşme hatlarını ele geçirerek işe başlarlar. Fakat geniş kırsal alanları tamamen denetimleri altına almaya güçleri yetmez. Ancak ve ancak kırsal bölgelerde devrimcilerin serbestçe manevra yapabilecekleri geniş alanlar mümkündür. Devrimcilerin kesin zafere doğru ilerlemelerini sağlayacak devrimci üsler, yine ancak ve ancak kırsal alanlarda kurulabilir. İşte bu nedenledir ki Mao’nun kırsal alanlarda devrimci üsler kurma ve şehirleri kırsaldan kuşatma teorisi ikinci dünya savaşından sonra pek çok ülkenin devrimcileri arasında ilgiyle incelenmiş ve uygulanmıştır. Şimdi burada kritik nokta sistemin elinin uzanamadığı ve bir nevi kurtarılmış bölgeler meselesidir. Burada şöyle bir soru sormak gerekir: Sistemin eğer elini uzatamadığı nokta çok çok az ise (tam da günümüz Türkiye’si ve yeni sömürgecilik koşullarına uyar) burada bu metodu kullanmak mümkün müdür? Cevap hiç kuşkusuz hayır olmalıdır. Ayrıca şunu da belirtmek gerekir ki devrimci bir savaşta uygulanacak yöntemler doğrudan doğruya (ve ya tek şartla) üretici güçlerin içinde bulundukları duruma göre belirlenmez. Bu konuya ilerde değinilecektir.
Bizim MDD cilerimizin özendiği Çin, Vietnam ve Cezayir’de o zamanki durum bu şekildedir ( üç ülkedeki sınıfların toplumsal ağırlığı ile ülkelerinin içinde bulunduğu iç ve dış koşullar hemen hemen aynıdır. Burada örnekleri verirken her birinin sadece bir yanını vurguladım.). Şimdi bir grup revizyonistin ve oportünistin özellikle örnek aldığı ve öykündüğü durum şu. Bu adamlar Vietnam’daki belirtilen sömürge ve açık savaş koşulları ile bir nevi 1915 sonrası dönemde Türkiye’nin içinde bulunduğu koşullar ile bağ kurmak istemektedirler (günümüzün somut koşulları bu olmasa da). Bu bağdan yararlanarak ulusalcıların taptığı Atatük’ün ve arkadaşlarının bir kopyası olmaya çalışmakta ve onlara özenmektedirler. gerek söylemleri ve gerekse eylemleriyle olsun ulusalcı cenahın gözüne girip, eskinin kendileri için görkemli olan, ama halk için hiç de öyle olmayan, günlere dönmek arzusundadırlar. Zaten İP ve onun görüşünde olan partilerin tutum ve davranışları ortadadır.Bugünün somut Türkiye’sinde ise gerek emperyalizmin ve gerekse yerli uşakların konum ve tutumları çok farklıdır. Köprünün altında çok sular geçmiştir. Uygulanan neo-liberal politikaları, zor, rıza ve halkı uyutarak sürdürdükleri sömürüyü dikkate almadan, emperyalizmin içkin olduğunu yadsıyarak, yeni dünyanın uluslar arası dengelerini göz ardı ederek ve yeni sömürgecilik politikalarını bilmeden ve onu uygulayanların zayıf noktalarını dikkate almadan bütünlüklü bir politika geliştirmeye çalışmak, boşa kürek sallamak ve düşmanı küçümsemek demektir. Mao şunu demişti: ‘’Emperyalistler ve gericiler kartondan birer kaplandırlar’’. Bu söz emperyalistleri ve gericileri küçümsemek anlamında söylenmemişti. Kastedilen sadece onların güçlerini abartmamaktır. Halkın örgütlü gücü karşısında bu güçlerin ne kadar güçsüz olduklarını vurgulanmak istenmiştir. Bizim de yapmamız gereken onların güçlerini hem küçümsememek hem de abartmamaktır. Ayrıca emperyalizmin içkin olduğunu görmemek için ya kör olmak ya da art niyetli olmak demektir. Art niyetin ise emperyalizmi kovup yerine yerlisini koymaktır. Bu adamların sömürüsüz, adil ve eşit, savaşların olmadığı ve herkesin barış içinde ve onurlu bir şekilde yaşadığı dünya gibi bir kaygıları yoktur. Bunların yeri karşı-devrimcilerin yandır. %100 dışsal olarak saydıkları emperyalist ülkeleri Türkiye’den kovup yerine %100 yerlisini koydukları zaman başlarını yastıklarına rahatça koyacaklardır. Tüm dert bu: ‘’Yerine yerlisini koymak.’’
Geçmişe öykünerek Vietnamlıların Fransız emperyalizmini veya Cezayir’in Fransız emperyalizmini nasıl dışarı attıklarından yola çıkarak bunu Türkiye’ye uyarlamaya çalışıyorlar. Amerikan emperyalizmini defetmekten bahsetmektedirler. Vietnam’ın Fransa’ya karşı yürüttüğü (ağustos ayaklanması,1945) ve Cezayir’in Fransa’ya karşı yürüttüğü (1956-1964) savaşlar o tarihin ve o toplumların eseridir. 21. yüzyıldayız beyler uyanın. Tarihin o anına saplanıp kalmayın. Bu şanlı zaferlerle yapılması düşünülen Türkiye devrimi arasında bağlantı kurmak maksatlı ve kasıtlıdır. Türkiye devrimini engellemek isteyen bu insanların amacı bilinçlerde bulanıklık yaratmaktır. CIA ve kontr-gerilla ile iş birliği içinde olanlar artık yüzünüzdeki maskelerin düştüğünü herkes görmektedir (sizler hariç). Türkiye devrimini engellemeye çalışan revizyonistlere ve karşı devrimcileri ait oldukları saflara gönderilecektir ve onlara tek bir sözümüz olacak:
‘’YALLAH’’.SÖMÜRGECİLİK VE YENİ SÖMÜRGECİLİK2. emperyalist savaştan sonra emperyalizmin kendisine bağımlı ülkelerdeki sömürüsünde meydana gelen değişiklik yeni sömürgecilik olarak tanımlanmaktadır.Emperyalizmin 3. Bunalım dönemi denilen dönemde, emperyalist ilişki ve çelişkiler biçim olarak iki temel cephede değişikliğe uğramıştır.1) Emperyalistler arası rekabetin(uzlaşmaz çelişkilerin) emperyalistler arası yenden paylaşım savaşına yol açması imkânı ortadan kalkmıştır.2) Emperyalist işgalin biçimi değişmiştir.(5)Bilim ve teknikteki aşırı gelişmeler ile üretimde meydana gelen yoğunlaşma talep yetersizliğini meydana getirmiştir. ‘’2. dünya savaşından sonra dünya, burjuva araştırmacılarının ‘’2. Sanayi devrimi’’, Marksist araştırmacıların ise ‘’bilim ve teknik devrim’’ dedikleri çağa girmiştir.’’ (6). Aşırı üretim sorunu diğer emperyalistlerin ellerindeki pazarlara el koyarak çözülemeyecek kadar büyümüştür. Bu yüzden mevcut pazarları paylaşmak yerine, emperyalizm var olan pazarı genişletme yoluna gitmiştir. Böylece yeniden paylaşım savaşları artık çözüm olma niteliğini yitirmiştir.
Emperyalizmin var olan pazarın genişletmesi için var olan sömürü biçimini değiştirmesi gerekmektedir. Çünkü üretim yoğunlaşmadığı ve talep sıkıntısının bulunmadığı sömürge döneminde, sömürgelerin kapitalist gelişimi engellendiğinden ve halkın Pazar için alıcı konumunda olmaması, yeni sömürgeciliğin pazar genişletme stratejisi önünde engel olarak bulunmaktadır. Sömürge döneminde, sömürge ülkelerden çok ucuza hammadde ve tarım ürünleri alan sömürgeciler bu hammaddeleri çoğunlukla kendi iç pazarına dönük olacak şekilde işliyorlardı. Sömürülen halk ise kaynaklarını ucuza sattığından ve ihtiyaçlarının bir kısmını dışarıdan ithal olarak karşıladığından bu durumda gerekli artı değeri üretememektedir ve alt yapısı sömürgeci tarafından geri bırakıldığından ekonomik olarak sıkıntılarla boğuşmakta ve çoğu zaman karın tokluğuna çalışmaktadır. Artı-değer üretemediği için sermayede üretemeyen halk üretimin belili bir aşamasında demir atmıştır.Pazarın genişletilmesi için sömürge halkın alım gücüne sahip olması gerekmektedir. İşte sömürge halkının alıcı konumuna gelmesi için; ilk önce halkın bir şekilde para kazanması sağlanmalı ki kazandığı para ile alıcı konumuna gelebilsin. Bu yapılırken de halkın kendi kendisine yeter( feodalite) durumunun değiştirilmesi gerekiyordu. İşte bunun için sömürge halk bir şekilde köyden göç ettirilmeli ve emeğini satmaktan başka çaresi olmayan insan (proleter) konumuna gelmeliydi. proleter konumuna gelenler aynı zaman da üretim artışı ile meydana gelen iş gücü açığını kapayacaktı. Edindiği işten kazandığı parayla da tüketici konumuna gelecekti. Bir taşla iki kuş vurulmuştur.Yeni-sömürgeci metotların temelinde, emperyalist tekellerin aç gözlü sömürü politikasına cevap verecek şekilde, sömürge ülkelerde meta pazarının genişletilmesi, 'yukardan aşağıya kapitalizmin' bu ülkelerde hâkim üretim biçimi olması, merkezi güçlü otoritenin egemen olması sonucunu doğurmuştur. Yukardan aşağıya demokratik devrim' belli ölçülerde gerçekleştirilmiş; üst yapıda feodal ilişkiler genellikle muhafaza edilirken (emeğin feodal sömürüsü sürdürülüp, feodal ideolojiler muhafaza edilirken) alt yapıda kapitalizm egemen unsur haline gelmiştir (pazar için üretim). (7)
Yukarıdaki paragrafta dikkati çeken nokta, yeni sömürgecilik ile sömürgecilik arasında alt yapılarda meydana gelen değişimdir. Eski ‘feodal’ alt yapının yerini ‘yukardan aşağı kapitalizm’ almıştır. Pre- kapitalist üretim tarzı artık sistem için gereklilik arz etmemektedir. Hatta sistemin işleyişini engeller konuma gelmiştir. Emperyalizm sömürge ülkelerde kapitalist üretim ilişkilerini geliştirmek zorunda kalmıştır. Ancak bunun bir sınırı vardı. Emperyalizm bu ülkelerde, hafif ve orta sanayinin kurulması ve de yerli tekelci burjuvazinin (emperyalizmin en gözde müttefiki olarak) oluşması ve gelişmesi demektir. Ancak gelişen yerli-tekelci burjuvazi, iç dinamikle değil, emperyalizmle baştan bütünleşmiş olarak gelişmiştir. Böylece I. ve II. genel bunalım dönemlerinde bu ülkeler için dışsal bir olgu olan emperyalizm bu dönemde aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmiştir. (Gizli işgal esprisi) (8).Hafif ve orta sanayinin kurulmasıyla ithal ikameci model ekonomi literatürüne giriştir. Bu modele göre yeni sömürge ülke sanayisi emperyalist ülkelere bağımlı kılınmıştır. Üretimin devam edebilmesi için gerekli ara mallar emperyalistlerden ithal edilmek zorundadır. Bu ithalat sırasında bağımlı ülkelerde döviz açığı meydana gelmektedir. Döviz açığı ise emperyalistlerden borç alınarak kapatılmaya çalışılmıştır. Üretim ve ithalatın devamlılığı bu şekilde sağlanmıştır. İthalat yapıldıkça daha fazla borç batağına saplanılmış ve bağımlılık katsayısı arttırılmıştır. Artık emperyalistlerin bağımlı ülkeleri tehdit için ellerinde yeni bir koz vardır. Kısaca özetlemeye çalıştığım yeni sömürgecilikten Mahir Çayan su şekilde söz etmiştir. ‘’Bu politikanın esası, daha az masrafla, daha geniş pazar imkânı sağlayan, daha sistemli ve ulusal savaşlara yol açmayacak, daha üst seviyeye çıkmış emperyalizmin problemlerini daha fazla tatmin etmeye dayanmaktadır. En temel metodu, sermaye ihraç ve transferinin terkibindeki değişikliktir. Sermayenin 5-6 elemanı arasında yeni bir oran yaratılmıştır. Şöyle ki, savaş öncesi nakit sermaye ihracı, sermayenin isim, patent hakkı, yedek parça, teknik bilgi, teknik eleman, vs. gibi diğer elemanlarına kıyasla çok daha fazla yer tutarken, savaş sonrası dönemde özellikle 1960'dan sonra bu işleyiş tersine dönmüş, nakit sermaye ihracının dışındaki sermayenin yukarda özetlediğimiz elemanları ağırlık kazanmıştır.(9)
Ayrıca emperyalist yayılım ve denetimden kısaca söz etmek gerekmektedir. Sistem eskisi gibi sadece metropollerde yoğunlaşmayı aşarak, gelişip büyüdükçe kırsala yayılmıştır. Artık kırsal üzerindeki denetim olanakları eskisinden çok daha gelişmiştir. Bunu en iyi şekilde kullanan emperyalistler hem kırsala hâkim olmaya başlamışlar hem de buraların dönüşümünü sağlamıştır. Kırsalın kendi kendisine yetmeme sürecini yaptığı müdahaleyle hızlandırmıştır. Ülke içinde pazarın genişlemesine paralel olarak şehirleşme, haberleşme ve ulaşım çok gelişmiş ve ülkeyi ağ gibi sarmıştır. Eski dönemlerdeki halkın üzerindeki zayıf denetim –emperyalizmin fiili durumu bütün ülke çapında değil ticari merkezlerde ve ana haberleşme yerlerindeydi-yerini, çok daha güçlü oligarşik devlet otoritesine bırakmıştır. Oligarşik devletin ordusu, polisi ve de her çeşit pasifikasyon ve propaganda araçları ülkenin her köşesinde egemenliğini kurmuştur.(10)
Yukarda bahsettiğimiz MDD’ in temel dayanaklarından biri de böylece çürütülmüştür. Artık kırsal eskisi gibi denetimsiz değildir. Teorinin diğer can alıcı noktasını ise köylülüğün temel güç olduğu noktasıdır. Yukarda sözünü ettiğimiz köylü halkın şehirlere göç edip proleterleşmesiyle durum tersine dönmüştür. Metropollerde yaşayan insan nüfusu toplam köylü nüfusundan kat kat fazladır. TÜİK’in son verilerine göre Türkiye’de şehir nüfusu yaklaşık 50 milyon iken köy nüfusu ise yaklaşık 21 milyondur. Şehirde yaşamak zorunda kalan insanların genelde proleterleştiğini ve MDD’ i savunurken örnek alınan ülkelerde(Çin’de, Vietnam’da vs ) köy nüfusunun o zamanlar toplam nüfusun %80 i olduğunu göz önünde bulundurursak MDD’i savunmak hala mantıklı gelmiyordur heralde. Ayrıca bu sorun ile ilgili diğer etmenlere de aşğıda değinilecektir.Sömürge ve yeni sömürgeler arasındaki fark için Amilcar Cabral şöyle bir tespitte bulunmuştur: ‘’Gerçekte ilkel toplumun yatay niteliği toplumsal farklılaşmasının belli belirsiz oluşu, ulusl bir siyasi sistemin bulunmayışı, sömürgelerde,ulusal kurtuluş hareketinin başarıya ulaşması için zorunlu, birlik ve mücadele geniş cephesinin kuulmasına imkan vermektedir. Yeni sömürge ortamında, yerli toplumun belirgin özelliği, oldukça katlı bir toplumsal yapıya, düşey bir toplumsal yapıya sahip olmasıdır. Yerli unsurlardan kurulu bir siyasi otorite yani, ulusal bir devlet vardır. Bu devlet, toplumun kalbindeki çelişmeleri daha keskin hale getirmekle kalmamakta, bu ortamda, sömürge ortamındaki ulusal cephe kurma kolaylığını da güçleştirmekte hatta ortadan kaldırmaktadır. Bir yandan maddi etkiler, diğer yandan psikolojik etkiler ulusal kuvvetlerin önemli bir kısmının dağılmasına yol açıyor.’’(11)
Ve şöyle devam ediyor: ‘’Sömürge ve yeni sömürge ortamlarında yürütülecek mücadelelerin önemli farklılıklarından biri de yönlerinde ortaya çıkar. Sömürge ortamında savaşan, ulus sınıfıdır, karşısında sömüren ülkenin burjuva sınıfı vardır. Bu savaşın, hiç değilse yüzeyde, ulusal bir çözüme(ulusal devrime) bağlanması mümkündür. Sonunda ulusça kurtuluş sağlanmakta ve ülkeye en uygun gelecek ekonomik yapı seçilecektir. Yeni sömürgeciliğe bağlı ortamda ise, emekçiler ve müttefikleri hem emperyalizmin burjuvazisine, hem de yerli egemen sınıflara karşı savaşmak zorundadır. Durumun ulusal bir çözümü yoktur. Emperyalizmin yurda yerleştirdiği kapitalist yapının yıkılması gerekir ki, bu da sosyalist bir devrimin gerekliliği demektir.’’(12)
İşte somut durumun somut tahliline gerçek bir örnek ve tahlile dayandırırsak günümüz devrimlerinin anahtarı: sosyalist devrim.(13)
MARKSİST TEORİLERDEN SEÇMELER(14)‘’Proletarya, kapitalizmin büyümesiyle birlikte büyür ve güçlenir. Bu anlamda, kapitalizmin gelişmesi, proletaryanın da diktatörlüğe doğru gelişmesi demektir. Ne var ki, iktidarın işçi sınıfının eline geçeceği gün ve saat, doğrudan doğruya üretici güçlerin düzeyine değil, ama sınıf mücadelesi içindeki ilişkilere, uluslararası duruma ve nihayet bir takım öznel etkenlere (gelenekler, işçilerin inisiyatifi ve savaşa hazır olma durumları) bağlıdır. İşçilerin ileri bir ülkeden önce, ekonomik olarak geri bir ülkede iktidara gelmeleri mümkündür. ... Proletaryanın diktatörlüğünün teknik gelişmeye ve ülkenin kaynaklarına şu veya bu şekilde otomatik olarak bağlı olduğunu düşünmek, saçmalığa varıncaya kadar basitleştirilmiş “ekonomik” maddeciliğin önyargılarından biridir. Bu bakış açısının Marksizm’le bir ilişkisi yoktur.’’(troçki)Siyasi ruh hali bakımından değerlendirildiğinde onun [köylülüğün] nasıl bir güç olduğunu biliyorsunuz. O yalpalayan bir güçtür. ... Bu güç proletaryanın önderliğiyle burjuvazinin önderliği arasında yalpalıyordu. Dev çoğunluğa sahip olan bu gücün kendi önderliği neden yoktu? Bu kitlenin ekonomik yaşam ilişkileri, kendilerinin birleşemediği, bir araya gelemediği türden olduğu için. Tüm ülkelerde halkı yüzyıllardır aptallaştırmış olan ve bizde Sosyal-Devrimcilerle Menşevikler tarafından yüzlerce hafta uygulanan... “genel oy hakkı” üzerine, Kurucu Meclis ve benzeri “demokrasi” üzerine boş sözlerin kendisini etkilemesine izin vermeyen herkes için bu açıktır. Kendi deneyimlerimizden biliyoruz –ve bunun onayını, en son çağı, diyelim ki, tüm dünyada son yüz elli yılı alacak olursak, tüm devrimlerin gelişiminde görüyoruz– ki, sonuç her zaman ve her yerde aynıdır: ... Ya proletaryanın önderliği altında, ya kapitalistlerin önderliği altında– orta bir yol yok(Lenin)
Burjuva demokratik devrimin sorunlarını; ilerlerken, geçerken, bizim esas ve gerçek, bizim proleter-devrimci, sosyalist çalışmamızın “yan ürünü” olarak çözdük. Reformlar, devrimci sınıf mücadelesinin yan ürünüdür. Burjuva demokratik dönüşümler, proleter, yani sosyalist devrimin yan ürünüdür. Birincisi ikincisine doğru büyür. İkincisi geçerken birincisinin sorunlarını çözer(Lenin)Kısaca özetlediğimiz bu yeni-sömürgecilik metodu, bir yandan emperyalizmin ülkeye iyice yerleşmesi (yani emperyalizmin sadece dışsal bir olgu değil aynı zamanda içsel bir olgu haline gelmesi) sonucunu doğururken, öte yandan geri-bıraktırılmış ülkelerde, geçmiş dönemlere kıyasla, izafi olarak -feodalizmin etkin olduğu, eski-sömürgecilik dönemine kıyasla- belli ölçülerde pazarın genişlemesine paralel olarak toplumsal üretim ve nispi refahı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, geri-bıraktırılmış ülke içindeki çelişkiler görünüşte yumuşamış (feodal döneme kıyasla) halk kitlelerinin düzene karşı tepkisi ile oligarşi arasında suni bir denge kurulmuştur."(Mahir Çayan)‘’Aşamalı devrim anlayışı da, ülkeleri, dünyadan yalıtık, sorunlarını kendi iç dinamikleriyle çözümleyecek, dış etkenlerden tümüyle bağımsız olarak ele almaktadır. Üretici güçlerin çeşitli gelişim aşamalarını kategorileştirip, bunlara uygun devrim aşamaları ve bu devrim aşamalarına denk düşen farklı sınıfsal iktidarlar tanımlamaktadır. Dolayısıyla bu anlayışa sahip olanlar, komünistlerin önüne kendi ülkelerinin sınırlarını aşmayan, dar ve gerçekçi olmayan hedefler koymaktadırlar. Bunun işçi sınıfı üzerinde yarattığı tahribatın ne kadar trajik olduğunu ise yaşanan deneyimler bizzat göstermiştir.’’(Zeynep Güneş)"... Metropollerde sermayenin had safhaya varan yoğunlaşması ve temerküzünün oluşturduğu, 'talep yetersizliği' ve de özellikle II. yeniden paylaşım savaşından sonralarını kaplayan anti-emperyalist ve millici akımlar, zorunlu olarak emperyalizmin sömürü metodunda değişiklikler yapmıştır. Bu değişiklikler emperyalizmin çirkin yüzünün saklanması ve de sömürge ülkelerde pazar genişletilmesini amaçlayan yeni-sömürgecilik metotlarıdır.’’(Mahir Çayan)
1- Marksizm ve gerilla savaşı. William j. Poweroy
2- Beşir hacı Ali, Cezayir komünist partisi genel sekreteri
3- Marksizm ve gerilla savaşı. William j. Poweroy,
4- Vo Nguyen Giap
5- Mahir Çayan, kesintisiz devrim 2-3
6- Mahir Çayan, kesintisiz devrim 2-3
7- Mahir Çayan, kesintisiz devrim 2-3
8- Mahir Çayan, kesintisiz devrim 2-3
9- Mahir Çayan, kesintisiz devrim 2-3
10- Mahir Çayan, kesintisiz devrim 2-3
11- Havana’da toplanan Birinci Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkları Konferansında yaptığı konuşmadan alıntı
12- Havana’da toplanan Birinci Asya, Afrika ve Latin Amerika Halkları Konferansında yaptığı konuşmadan alıntı
13- SD ve günümüz Türkiye’ sinin devrim rotası ile ilgili konular başka bir makalenin konusu olacaktır.
14- Bu kısımda alıntılara ek olarak kendi görüşlerimi açıklamayıp okuyanın değerlendirmesine bırakıyorum.
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen serdar zaman: Perşembe, Eylül 04, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: ersin aslan, MDD
3 Eylül 2008 Çarşamba
Anneanne ve nükleer
Anneannemlere her gittiğimde bir garip olurum. Hemen karşımızda oturmalarına rağmen pek az gidiyorum oraya. O evde üzerine konuşulabilecek iki insan var. Gayet rutin bir yaşantı hâkim. Fakat yazılar böyle rutinliklerden türüyor bazen. Daha doğrusu “türüyormuş”, ben de hem yazıyorum hem kavrıyorum bunu.
İkilinin, birisi bipolar – fazla yaşamaz bunlar dediler ama 40’ı geçti yaşı her nasılsa - , diğeri de 80 yaşında, çok az duyan ve ağız okuması ile iletişimini asgari seviyede olsa da sağlayabilen bir anneanne. Nasıl ?
Bundan 40 sene önce, civarda kimsecikler yokken, henüz imar dahi uğramamış olup kumsallar yok edilmemişken, evin nüfusu 9 kişiymiş. Sonra kadınlar erkenden evlendirilmiş, erkekler de “adam”!!! olup – ki iş sahibi olmak ile yakın anlamlı kullanılıyor bu çevrede – “soylarını sürdürmenin şanını” yaşayacakları bir kadın ile çeşitli biçimlerde evlenmişler – kimi görücü, kimi hamam, kimi komşu kızı… - Sonra bir dönem geliyor, orada başlayan seri ölümler evin nüfusunu kısa zamanda 2’ye indiriyor. Tabi akıllarda soru işaretleri…
Senaryoya bak!!! Yıllardır masum görünen yaşlı, sessiz ve mülayim kadın – anneanne - aslında bir ölüm makinesi. Freddy’nin kuzeni.
Her nasılsa bu tip filmler hala korkutmayı başarır insanları. Bu yaşananlardan da aynı şekilde bir film çıkabilir de, benden çıkmaz sanırım. Ama filmin tüm heyecanını kaçıran ukala bir eleştirmen edasıyla, pörtlek gözlerime iyice yukarıdan baktırarak bu ölümlerin esrarengiz bir tarafının olmadığını, hepsinin kanserden öldüğünü ve bunun kökünün de Çernobil kazasında ve devletin kaza sonrasındaki inkâr politikasında aramak gerektiğini söyleyebilirim.
Böylelikle bakanın içtiği çaya, okullara “bedava” dağıtılan fındıklara ve onların ne idüğü belirsiz yağlarına çomak sokmuş olurum. Çomak kirletmez, en azından, etkisi, devede kulak, derin devlette “Ergenekon” kalır. Sonra bizim çomak mevzu-u bahis olur, radyasyon unutulur. Hatta olanların faturası çomakçılara kesilir. Neyin faturası? Radyasyonun faturası. Radyasyonun faturası mı olur, zaten zararlı?
Fındığı yedin, radyasyonu da yedin. Bedelsiz bir şey kaldı mı? Hatta ordan biri çıkıp, şu mübarek aylara da henüz girdiğimiz bu vakitte “bunu bulamayan da var “ diyebilir. Zaten yılların tesellisidir alttaki ile mutlu olmak.
Sen ne anlatıyorsun kardeşim karma karışık yazmışsın demeyin diye somut bir yere bağlıyorum konuyu:
22 Aralık 2006’da Sinop’ta nükleer santralin kurulmasını istemeyen NKP ( Nükleer Karşıtı Platform ) üyelerine, yaptıkları yürüyüş sebebiyle 100’er YTL para cezası verilmişti. Suçları ne? Yolu tıkamak. Sizin suçunuz ne? Bizim solunum yollarımızı tıkayacak olan nükleer santrallerin “babalarını” korumak. O zaman, yaptığınız şeyin karşılığı suçu ve suçluyu korumak. Bu nasıl hak, nasıl hukuk?
Yine geçen hafta, “ultra çevreci” başbakanın verdiği gazla valilik önünde “pasif eylem” yapan, çoğu ülke dışından gelen çevreci bir grup, yaka-paça gözaltına alınıp 125’er YTL para cezasına çarptırıldı. Sonra kampları dağıtıldı.
Belki hatırlarsınız, geçen sene “öğrenci postası”yla kampa gelenler de tacizlere uğramış hatta okulları tarafından soruşturma bile açılmıştı haklarında.
Şimdi bu radyasyonun faturası kime kesilmiş oldu? Çomak sokanlara. Yalnız çomak sokanlara mı? Hayır. Asıl kahramanımız olan anneanneye de kesildi. Yakınlarını kaybetti. Bahçesindeki ürün sağlıksızlaştı… Fakat o ne bu satırların farkında, ne de yazanların ne anlama geldiğinin. O zaman neye yarıyor bu kadar satır, karalama?
3 Eylül 2008/Samsun
serdaryturkmen@gmail.com
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Çarşamba, Eylül 03, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: NÜKLEER, serdar yurteri türkmen, YAZI
1 Eylül 2008 Pazartesi
Neo-Liberal Eğitim Politikaları ve Yükseköğretimin Piyasalaştırılması
Sermayenin sınırsız yayılmacılığı ile karakterize olan neo-liberalizm, yükseköğretim sistemlerini küresel bir kuşatma altına alıyor. Başta Dünya Bankası (DB) olmak üzere uluslararası sermaye örgütleri reçetelerinden bir örnek hazırlanmış neo-liberal yüksek öğretim stratejileri ülkelerin özgün koşullarına paralel olarak dünya çapında uygulamaya geçiriliyor. DB, yüksek eğitim hakkında hazırladığı raporlarda sürekli özelleştirme, piyasalaştırma ve yeniden düzenleme kavramlarına vurgu yapıyor. Yükseköğretime ayrılan kamu kaynaklarının azaltılması, yükseköğretimin ancak bir ücret karşılığında elde edilmesi gereken özel bir mal olduğu, üniversitelerin kendi finansmanlarını sağlamalarıSermayenin sınırsız yayılmacılığı ile karakterize olan neo-liberalizm, yükseköğretim sistemlerini küresel bir kuşatma altına alıyor. Başta Dünya Bankası (DB) olmak üzere uluslararası sermaye örgütleri reçetelerinden bir örnek hazırlanmış neo-liberal yüksek öğretim stratejileri ülkelerin özgün koşullarına paralel olarak dünya çapında uygulamaya geçiriliyor. DB, yüksek eğitim hakkında hazırladığı raporlarda sürekli özelleştirme, piyasalaştırma ve yeniden düzenleme kavramlarına vurgu yapıyor. Yükseköğretime ayrılan kamu kaynaklarının azaltılması, yükseköğretimin ancak bir ücret karşılığında elde edilmesi gereken özel bir mal olduğu, üniversitelerin kendi finansmanlarını sağlamaları gerektiği uluslararası sermayenin temel argümanlarından bazıları. Neo-liberal yükseköğretim stratejilerinde bir diğer ana vurgu; akademik-yönetsel özerkliğe sahip kamu üniversitelerinin “verimsiz ve etkisiz” oldukları ve üniversitelerin işlevlerinin ve misyonlarının yeniden tanımlanması ve yapılandırılması gerektiği yönünde.
Bu yeniden yapılandırma sürecine karakterini veren ana başlıklar şöyle sıralanabilir:
• Eğitimin özel bir mal olarak tanımlanması, üniversite harçların arttırılması;
• Barınma, beslenme gibi önceden devletin sübvanse ettiği temel ihtiyaçların tamamının tam ücret karşılığı öğrencilere verilmesi;
• Üniversitenin örgüt yapısının piyasa modelli işletme yapısına göre düzenlenmesi;Akademik özgürlüğün sınırlarının piyasa yararı esasına göre çizilmesi, üniversitelerin iş dünyasının gereksinimlerine göre araştırma faaliyetlerini düzenlemeleri;
• Üniversitelerin finansman alanı başta olmak üzere, üniversite yönetimlerinin, “bu işten anlamayan” akademisyenlere değil profesyonel yöneticilere, ya da içinde, üniversitenin bulunduğu bölgenin sermaye gruplarının, sermaye örgütlerinin de olduğu “paydaşlardan” oluşan mütevelli heyetlerine bırakılması;
• Üniversitelerde “verimliliği düşüren” güvenceli çalışma biçimlerinin sona erdirilmesi, performansa göre ücretlendirme, sözleşmeli çalışma gibi biçimlerin uygulamaya konulması
• Mali yardımlar karşılığı ya da ikili anlaşmalarla üniversite hizmetlerinin, eğitim faaliyetlerinin ve üniversitelerdeki araştırmaların bulgularının satışa çıkarılması.Özellikle 80’li yıllardan itibaren IMF ve DB’nin yüksek oranda borçlu ülkelere dayattığı yapısal uyum programları, neo-liberal politikaların uygulanma zeminini oluşturdu. Bir yandan bu ülkelere kamu harcamalarını kısmaları, sanayi ve hizmet sektörünü özelleştirmeleri, piyasalarını çok uluslu şirketlere açmaları, sermaye hareketlerinin önündeki engelleri kaldırmaları söylendi. Diğer yandan emeği ucuzlatmaları, emeğin korunmasına yönelik yasal düzenlemeleri gevşetmeleri ve esnek güvencesiz çalışma biçimlerine uygun yasal düzenlemeleri hazırlamaları zorlandı. Ekonomik bağımlılık yoluyla bu ülkelere tüm bu neo-liberal politikaları yaşama geçirmeleri şart koşulurken, yükseköğretim sistemleri de piyasalaştırma süreçlerine sokuldu. Elbette bu süreç sadece “dışardan” dayatmalarla değil, içerde işbirlikçilik mekanizmaları ve çıkar ağlarıyla desteklenerek ilerledi. Piyasalaştırma uygulamalarıyla Afrika’dan, Latin Amerika’ya, Asya’dan Doğu Avrupa’ya birçok ülkede yüksek eğitim alanında “ulusal pazarlar” yaratılmaya çalışıldı. Ve giderek neo-liberal yükseköğretim reformları tüm dünya eğitim sistemlerinin gündemi haline getirildi. Ulusal ölçekte oluşturulan eğitim pazarlarını, uluslararası şirketlerin hüküm sürdüğü dünya eğitim pazarına eklemleme yönünde üretilen politikaların temelinde ise; eğitimin uluslararası serbest ticaretin konusu haline getirilmesi yatıyordu. Elbette bu, tüm kamusal hizmetler alanının piyasalaştırılmasını kapsayan bir sürecin parçasıydı. Eğitimin uluslararası piyasasının oluşturulması, her türlü eğitim hizmetinin, eğitim materyallerinin ticarete konu edilmesi sürecinde ana aktörlerden biri DB olurken, Hizmet Ticareti Genel Anlaşması (GATS)[1] ise ülke eğitim “pazarı”nın uluslararası sermayeye açılmasında ve eğitimin uluslararası ticaretin kurallarına tabi kılınmasında ana belirleyici düzenlemelerden biri oldu. Elbette büyüyen uluslararası yükseköğretim pazarında egemen güçlerin bu “pazarı” etkin olarak kullanabilmesi ve karlılıklarının garanti altına alınabilmesi için ülke yükseköğretim “pazarları”nın uluslararası ticaretin yani sermayenin kurallarının egemenliği altına alınması gerekiyordu. GATS giderek neo-liberalizmin en temel yasal düzenlemelerinden biri haline geldi. Anlaşmanın yaptırım gücü içeren hükümleri, eğitim alanında sermayenin küresel egemenliğini garanti altına almak için kullanıldı. Eğitimden sağlığa, haberleşmeden, suya toplam 11 başlık altında belirlenen tüm hizmetler alanını piyasanın kar mantığına teslim etmek üzere kurgulanan GATS’a imza atan ülkeler, anlaşma kapsamına soktukları tüm kamusal hizmetleri piyasaya açmak ve kamu yararı gözeten uygulamalarla o pazara giren şirket için “haksız rekabet” yaratmamakla yükümlü kılındı. GATS’ın hükümetleri ve hükümet dışı kurumları bağlayan hükümleri halkın siyasal karar mekanizmalarına demokratik katılım kanallarından tamamen dışlanması anlamına da geliyordu. GATS’ın hizmet ticareti için belirlediği; sınır ötesi satış, yurt dışı tüketim, yurt dışı yatırım, yurt dışı çalışan yöntemlerine eğitim alanında işlerlik kazandırıldı. Bu sürecin başını çeken kimi ülkeler için eğitim hizmeti ihracatı toplam hizmet ihracatı içinde büyük paylar almaya başladı. Uzaktan eğitim, on-line eğitim gibi adlarla anılan, pazarlanabilir forma getirilmiş, paketlenmiş standartlaştırılmış bilgi programları ile yürütülen eğitim hizmetleri, oluşturulan eğitim pazarında büyük ve geniş bir potansiyeli oluşturmaya, bilişim-iletişim tekelleri ise eğitimin dünya çapında piyasalaştırılması sürecinde etkin roller almaya başladılar. Uluslararası alanda artan öğrenci dolaşımı ve kendi sınırları dışındaki ülkelerde yatırım yaparak doğrudan kar elde etme amacıyla kendi kurumlarına bağlı eğitim programları, üniversiteler, dil kursları, yetişkin eğitimi programları açan ulus aşırı üniversiteler uluslararası eğitim pazarının diğer iki önemli dinamiğini oluşturur hale geldiler.Tüm bu süreç piyasalaştırma uygulamalarının yaşandığı ülkelerde yüksek öğretim sistemlerini dönüşüme uğratırken, eğitim sistemlerinde ciddi çöküntüler ve eşitsizlikler yarattı. Uygulandığı her alanda toplumsal yıkımlar yaratan neo-liberal politikalara karşı direniş tüm dünya halklarının gündemi haline gelirken, üniversiteler de neo-liberalizme karşı militan, kitlesel mücadelelerin; piyasalaştırmaya, metalaştırmaya, müşterileştirilmeye karşı yükselen politik öğrenci hareketlerinin adresi oldu. Geçtiğimiz yıl boyunca Fransa’da, Almanya’da, Yunanistan’da, Şili’de, gençliğin eğitimin piyasalaştırılmasına ve neo-liberalizmin geleceksizleştirme-güvencesizleştirme saldırısına karşı örgütledikleri kitlesel, militan mücadeleler ve elde ettikleri kazanımlar neo-liberalizme karşı direnen tüm dünya halklarına umut oldu. Yine, tüm dünyada eğitimin piyasalaştırılması sürecinin yıkımlarını yaşayan öğrencilerin ortak talepler etrafında mücadeleye katıldıklarını ve dünyanın birbirinden farklı coğrafyalarında ortak bir mücadele dilini ve tarzını ürettiklerini gösterdi. Tüm dünyada eğitimin ticarileştirilmesine, metalaştırmaya, müşterileştirmeye karşı harekete geçen öğrencilerin neo-liberal eğitim politikalarının kendi ülkelerindeki uygulanış biçimlerini ve yıkıcı sonuçlarını mücadele programları haline getirirken birleştikleri en temel payda “Herkes İçin Eşit Parasız Nitelikli Eğitim” ve “İnsanca Bir Yaşam, Güvenceli Bir Gelecek” talepleri oldu.
--------------------- ersin --------------
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen serdar zaman: Pazartesi, Eylül 01, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: eğitim, ersin aslan, YAZI
DEVRIMCI-ÖGRENCI GENÇLIK ÜZERINE
Gençlik tanımı yapılırken öncelikle genel bir belirleme ile başlanır. "Belli bir yaş dilimi arasında olan ve kendi başına sınıf olmayan, var olan sınıfların içerisinde bir alt katman olarak yer alan bir toplumsal tabakadır." Bu tanım yapılırken elbette gençliğin siyasal mücadele içerisindeki rolünü küçümsemek için yapılmıyor. Çünkü gençlik toplumların en önemli dinamiklerinden birisidir. Kendisine sunulanları kabul etmekten çok; yeni arayışlar içerisindedir ve gelecek tasarıları yapma eğilimindedir. Toplumda varolanı anlamaya çalışan, bu algılama süreci içerisinde sorgulayan ve varolanı kabul etmekten çok yeni arayışını barındıran bir kimlik bunalımı yasayan bir sürecin adıdır gençlik. Gençliğin bir sınıf olmayışı üretim karsısındaki durumu ile ilgilidir. Buna rağmen emekçi gençlik siyasal mücadelenin içerisine atılmış ve en önlerde yer almıştır.Türkiye de gençlik hareketi bilinenin aksine 68'lerde değil çok daha gerilerde başlamıştır. Osmanlı Devletinin son zamanlarında (1800 lerle beraber) gençlik ve ağırlıklı olarak Avrupa'da okuyan öğrenci gençlik demokrasi, insan hakları, özgürlük ve sosyalizm kavramları ile tanışmış ve bu kavramları ülkemize getirmişlerdir. O dönemin gençlik hareketlerinden dolayıdır ki Avrupa, Osmanlı da yaşanan her olayda Jön Türk (Genç Türkler) hareketi adını vermiştir.
Yine TKP'nin kurulusuna baktığımızda kadrolarının çoğunluğu gençlerden oluşmaktaydı. Bu yönüyle gençlik hareketini incelerken geçmişinden kopartmadan incelemek gerekiyor.Gençlik hareketi denince akla hemen öğrenci hareketi geliyor. Buradaki anlayış gençliğin en örgütlü kesimini oluşturmasının yanında 70'lerden bu yana öğrenci hareketinin gençlik hareketi olarak bütünleşmesi, ve isçi gençlik mücadelesinin sınıf mücadelesi içerisinde incelenmesinde yatar. Gençliğin bazı temel özellikleri Onu atılgan,cesur,yeniliğe açık kılarken ayni zamanda gerici yobaz yada durağan bir yapıya kavuşturabiliyor. Bunda dönemin nesnel yapısı ile devrimci hareketin durumu etken bir rol oynar. 70'lerde gençlik iktidara yürürken, 80'lerde durağanlaşmış, günümüzde de pasifize olmaya yakın bir noktadadır.
GENÇLİGİN TANIMI VE GENÇLİGİN TEMEL ÇELİSKİSİ
Gençlik "14-15 yaşlarından 28-30 yaşları arasındaki dönemdir."Gençlik "Türdeş olmayan, toplumun çıkarları birbirlerinden ayrı ve birbirine düşman olan sınıflardan gelen, karma bir yapıdır".Gençlik "Öğrenci ve isçi ve issiz olmak üzere üç kategoriye ayrılan ve isçi, köylü ve burjuva olmak üzere üç sınıfın alt katmanı olan toplumsal tabakadır"Gençlik içerisindeki sınıfsal farklılıklar ortak sorunların yanında özgün sorunları da beraberinde getirmektedir. Öğrenci gençliğin özgün sorunları ile köylü ve isçi gençliğin sorunları farklıdır.Gençlik, toplumun en dinamik, yeniliğe en açık, mücadeleci, gelecek kaygısını en derinden hisseden kesimdir.Bu tanımlar gençliği tam anlamı ile yansıtmasa da şimdilik yeterli görünüyor. Gençliğin temel çelişkileri nelerdir? Öncelikle gençliğin gelecek kaygısı, iş kaygısı vardır. Ondan sonra öğrenimini tamamlama kaygısı vardır. İdeallerine varma-varmama kaygısı vardır. Yuva kurma kaygısı vardır. Özgürlüğüne düşkünlügü ve özgürlüğünün kısıtlanması kaygısı vardır. Bilime düskünlügü ve insanlığa hizmetinin sağlanmasını ister, gerçeklememesi kaygısı vardır.vs vs. Nitekim bu kaygılarının çoğu yaşam bulmuş durumda. Bilindiği üzere kapitalizm her zaman geleceksizlik vaat eder. Her zaman özgürlüğü kısıtlama yoluna gider. Bilimi kendi karının kat be kat artması ve kendi sınıfının güvenliğini sağlamak üzer kullanır. Gençlik burjuvazi için kapitalizme hizmet eden kişiliksiz,kendine güvensiz,robot ve okumuş cahillerden oluşan bir topluluktur.vs.Tüm bu durumlar gençliğin siyasete yakın durmasına ve siyasal mücadele de aktif bir rol oynamasına zemin yaratmaktadır. Diğer bir yandan gençlik çağına giren insan toplumda ilk kez etkin olma ve bir ağırlık oluşturma olanağına kavuşur. Bundan yararlanarak sorunlarını dillendirmeye ve çözüm istemeye baslar. Bunlar gençliği aktifleştiren temel etmenlerdir.
GENÇLİGİN DEVRİMCİLİGİ-DEVRİMİN GENÇLİGİ
Gençlik, devrimci mücadelenin içerisinde isçi sınıfının yanı başında savaş verecektir. Çünkü gençliğin temel talepleri isçi sınıfının nihai kurtuluşunu sağlayacak olan sosyalizmde karşılığını bulacaktır. Bundan dolayı gençliğin devrimci mücadeleye kazanılması çok önemlidir. Diğer bir yanan gençliğin mücadeleye katılması mücadeleyi hareketlendirecek yenileyecek ve militanlaştıracaktır. Ulusal ve sınıfsal devrimlerin hepsinde aktif bir rol oynayan gençlikle ilgili Lenin "…Geleceğin partisiyiz biz.gelecekse gençliğin. Biz yenilikçiler partisiyiz. Yenilikçileri büyük bir hevesle izleyenler gençlerdir. Biz parti olarak eski çürümüşlüklere karşı özveri isteyen bir savaşımı sürdürüyoruz. Bunu yüklenecek olan gençlerdir, her zaman…."demektedir. Yine Le Duan'nin "yenilikleri zevkle kavrayıp uygulayacak bir gençlik olmadan devrimi ilerletmek olanaksızdır." Devrimin ustalarının belirttiği gibi gençliğin devrime devrimin de gençliğe ihtiyacı var. Devrimle gençliğin birleşmesi partide sağlanacaktır.
MÜCADELE ÖRGÜTSÜZ OLMAZ
Mücadelenin başarıya ulaşması için güçlü merkezi bir örgütlülüğe ihtiyaç vardır. Mücadeleyi bir arının peteği örmesi gibi yavaş yavaş sabırla örecek kadrolarını sistemin saldırılarından ve provokasyonlarından koruyacak gizli bir sınıf partisine ihtiyaç vardır. Buna paralel olarak bu partinin gençlik içerisinde örgütlenecek ve gençliği devrimin hizmetine sokacak bir gençlik örgütüne ihtiyaç vardır. Yalnız bunu yaparken kendi ihtiyaçları üzerinden değil sınıf mücadelesinin ihtiyaçları üzerinden hareket edilmelidir.
----------------- Kahraman ----------------
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen serdar zaman: Pazartesi, Eylül 01, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz