Toplumsal Cinnet
Çok ilginç ve ilginç olduğu kadar da vahim günler yaşıyoruz şu son birkaç haftadır. Medyası, hükümeti, ordusu ve halkının çoğu ile toplu cinnet döneminden geçiyor ülkemiz. Aslında işin ucundan tutulacak o kadar çok yanı var ki hangi birini yazacağını şaşırıyor
insan. Sokaklarda ellerinde bayraklarla dolaşan yığınları görmüşsünüzdür mutlaka. Akşamları ellerine aldıkları bayraklarla sanki gezmeye gider gibi caddelere çıkan ve araçların yollarını kesen insanlar. Dışarıdan bakıldığında çok masumane gelebilecek olan bu kalabalıklar mahallede oturan Kürtlerin evlerini basıp onları evden çıkarabilecek, hatta daha da ileriye gidip sehirde yaşayamamasına sebep olabilecek kadar da cesur olabiliyorlar yeri geldiğinde. Kendileri gibi düşünmeyenlerin yaşamalarına bile tahammülleri yok. Sadece belirli bir yerde doğmuş olduklarından damgalayabiliyorlar karşıdakileri. Peki bu nasıl mümkün olabiliyor? Bir halk nasıl bu hale gelebilir?
Bence toplum kuramcılarının açıklamak zorunda kalacakları birçok problem barındırıyor mevcut durum. Örnek mi? Buyurun o zaman: Türkiye halkının neredeyse % 70’e yakını gıda yardımı
alıyor. Başkent Ankara’da bu oran %65 ler civarında. Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı memleketteki insanların neredeyse yarısının aç olduğudur. Dağlardaki kirli savaşta hiçbir ünlünün, işadamının, siyasetçinin vb.. üst tabaka kesimin evlatlarının öldüğünü okudunuz mu? Milleti galeyana getirmek için didinen medyanın yılmaz öncülerinden Bugün gazetesinin ilk sayfa resminde ölen askerlersen birinin ayağı çıplak çocukları vardı. Üstüne de “mükemmel” bir manşet: “Bize Emanetler”. Şimdiye kadar nasıl sahip çıktılarsa eminiz ki bundan sonra da aynı şekilde sahip çıkacaklardır. İnsanın sorası geliyor: “Babasına ne yaptınız ki oğluna ne yapacaksınız?” diye. Zavallı adamın hayatta gördüğü tek ihtimam kendisi için yapılan askeri törendi herhalde. Kuvvet komutanları, vali, … kısacası devlet ayağına kadar gelmişti kendisini uğurlamak için. Evet bu ülkede tek bir özgürlüğün olduğunu söyleriz hep: “Açlıktan ölme özgürlüğü!” Ama eğer kirli savaşta medya patronları ile beraber sınırötesi hesapları yapan ve mevcut durumdan nemalanan asalaklar için ölürseniz size afili bir cenaze töreni yaparlar, üstüne de yavrukurtlar gelip slogan atarlar “Kanın yerde kalmayacak” diye.
O kan yerde kalır mı bilmem ama yerde kalmayacak kanların sayısının artacağı bir gerçek. Eğer bu kirli savaş sona erdirilmezse fakir halk çocukları dağlarda birbirlerini öldürmeye devam edecekler. Sivil hayatta itilip kakılan, insan yerine bile konmayan bu kitleler ancak savaşta öldürüldüklerinde ihtimam göreceklerinin farkındalar mı acaba? Ya da ölmelerini istedikleri Kürtlerden sınıfsal açıdan pek de farklı olmadıklarının? Boyalı medya her gün yalan üstüne yalanı haber diye memlekete yutturup, üçüncü sayfa haberlerini çarşaf çarşaf verirken bunun pek de mümkün olmadığı ortada. 8 esir asker için herhangi bir çalışma var mı peki? Bu yazıyı yazdığım ana kadar devlet pazarlığı reddetmiş durumdaydı. Esir olan 8 askerin ölmüş olanlardan farkı yok devlet ve medya için. Öyle ya, anlı şanlı TSK hiç esir veya kayıp verir mi? Veyahut başarısız olması gibi bir durumun söz konusu olması mümkün mü? Sınır ötesi çığlıkları arasında hatırlanması gerekenlerden biri olan daha önce 25 defa sınır ötesi operasyon yapıldığı gerçeği atlanıyor nedense. Ve 25 yıldır devam eden bu savaşın devam ettiği yıllar boyunca sadece silahlı çözümün dayatıldığını unutmuşa benziyor herkes. Bu süre zarfında ölen otuz bini aşkın insanın, yakılan köylerin, sönen hayatların, dağılan ailelerin hesabını kim verecek peki?
Sekiz askeri için hiçbir şey yapmayanlar mı? Medya mı? Bana kalsa Ertuğrul Özkök ve bilcümle “embedded” gazetecilerin eline silah verilip gönderilmeli çatışma sahasına. Bakalım resepsiyonlarda şampanya yuvarlamaya, dedikodu yapmaya, yalan haber yapıp insanları kışkırtmaya benziyor mu savaş? Çok değil on sene önceyi hatırlayalım. Kardak krizi günlerini. Psikolojik Harp Dairesi memurlarından daha fazla çalışan bu asalaklar takımı iki ülkeyi savaşa sokmak için ellerinden geleni ardına komamış, olay çözülüp ortalık durulduktan sonra aynı kafa yapısındaki meslektaşlarıyla sirtaki oynayıp tabak kırmışlardı.
Bugün Talabani ve Barzani’ye sövenler yarın yeri geldiğinde (emir aldıklarında) methiye de düzerler hiç kuşkunuz olmasın Şehitler mi? Vatan Sağolsun!
Madem şehitlerden bahsettik protestolara ve ülkedeki protesto kültürüne değinelim bir de.
Son zamanlarda müthiş bir protesto modası var halkımızda. Özellikle cumhuriyet mitinglerinden sonra insanlar hoşlarına gitmeyen mevzular hakkında internet sitelerinde inanılmaz tepkiler veriyorlar. Kurtlar vadisi Terör adlı dizi yayından kaldırılınca bir internet sitesi sakini düşünce özgürlüğünden bahsediyordu. Bu ülkede yüzlerce aydın bu mevzudan içeride yatmış, onlarcası da halen yatarken çok trajikomik geldi bu feryatlar bana. Sormak lazım “Madem düşünce özgürlüğüne bu kadar düşkünsün, ülkede düşüncenin serbestçe ifade edilmesi için ne yaptın?” diye. “Bayrak astım, Türkiye diye bağırdım.” Cevabına da şaşırmamalı ama. Her türden protestonun memleketimizdeki simgesi Türk Bayrağı çünkü. Dedik ya sosyologlar çok yorulacaklar diye. İnanılmaz bir milliyetçilik pompalaması var her kanaldan. Televizyonu açtığınızda, gazetede sayfa çevirdiğinizde, hatta komşunuza baktığınızda bile bu durumun yansımasını görebilirsiniz. Her yerde feci bir bayrak ve vatan fetişizmi. İnsanımız milli maçta gole sevinmeyi bile milliyetçilik saymaya başlamış durumda. Halbuki yaşadığı toprağı sevmeyecek canlı yoktur bu dünyada, gerekirse yaşam alanını savunmak için ölmeyecek olan da. Ancak bu pompalamalar sayesinde durum vatan sevgisinden kafatasçılığa doğru hızla yol alıyor. Bilmem hatırlar mısınız iki İngiliz taraftarı caddenin ortasında öldürenler “Bayrağa küfrettiler.” Diyerek cezalarını hafifletmeye çalışıyorlardı. Çok uzağa gitmeyelim Türkiye – İsviçre maçında çıkan olayları hatırlayalım. Milli futbolcular ırkçılık suçundan ceza almışlardı. Azgelişmiş ülkelerde insanların en geri yanlarına hitap eden dincilik ve şoven milliyetçiliğin gelişmesi normaldir ama bence bizde bu durum medya ve onların efendileri tarafından halkı uyutmak ve gerekli görülen yerde uyandırarak iç ve dış düşmanlarını korkutmak amacıyla kullanılıyor. Yoksa ülkenin yarısından fazlasının açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede ne devlet kalır ne de hükümet. Ancak son zamanlarda görüldüğü gibi bu tepkilerin dozajı iyice artmaya başladı.Bu durum devlet için bile rahatsız edici bir düzeye gelmiş olacak ki hem Hükümet Sözcüsü hem de Genelkurmay Başkanı itidal çağrısında bulundu. Yakında bu durum kimsenin kontrol edemeyeceği noktalara sıçrarsa ne yapacaklar acaba? Ben halkın bu aşırı tepkilerinin boşalma olduğuna inanıyorum. Nasıl ki binlerce insan stadlarda birbirlerine söverek rahatlıyorlarsa bunlar da vurup kırarak, bağırarak rahatlıyorlar. Fakirlik veya zamlar için herhangi bir eylem yapsanız kafanızda üç tane polis dikilir, bayrağınızı kapıp protestoya çıksanız kimse karışmaz bile size. Adam bile öldürebilirsiniz o arbedede. Bizim ülkede polis sadece devleti korur çünkü. Adam bile öldürebilirsiniz o arbedede. Yoksa kapkaç sokakların kâbusu iken en küçük bir eylemde kişi başına düşen iki çevik kuvvet polisini nasıl açıklarsınız ki? Devlet Baba bütün suçları affeder ama kendisine karşı yapılanları asla. Örnek istiyorsanız “Rahşan Affı”na bakın yeter. Durum böyle olunca her yandan örselenmiş, dolmuş vatandaş ne yapsın? Kendisine deşarj olma yolu açıkça gösterilmiş zaten. Bugün bir terör protestosunda gözaltına alınan, dayak yiyen var mıdır var mıdır acaba? Gözlerimiz kapalı cevap verebiliriz bu soruya. “Hayır” Osmanlı’dan beri süregelen bir devlet geleneğimiz vardır. Devlet kutsaldır, ne yaparsa doğrudur, karşı gelinmez. E boşuna devlet baba demiyorlar ya! Dolayısıyla halkımızın büyük bir kısmı kendisini devlet için yaşayan, onun için çalışan insancıklar olarak görüyor. Yani birey küçülürken devlet de o oranda büyüyor. Halbuki devletin yaşaması için önce insan lazımdır. O insan ki verdiği vergilerle, yetiştirdiği kalifiye elemanlarla, kısacası o devlete tabi olarak o devletin yaşatır. Normal koşullarda böyle bir durum söz konusuysa istekleri karşılayamayan tarafın tasfiyesi gerekir. Bu önerme ışığında kendi devletimizi düşünelim. Eğitim berbat, sağlık çökmüş, demokrasi yok… vs. hal bu iken bu devletin ilk önce uyarılması, sonra da işine son verilmesi gerekmez mi? Bunca vergiyi üstüne tekrardan zam yapılsın diye verdiğinizi düşünün. Soyulmanın dayanılmaz hafifliğini hissedin. Hizmet etmesi gerekenlere hizmet ettiğinizi düşünün bir de… Milliyetçilik sosuna batırılmış kazık herkese nasip olmaz tabii.
Bu ahval ve şeraitte Kürtlerin, Ermenilerin, Hıristiyanların gırtlağına çökmek bizi kurtarır mı acaba? Veya kimlerin mevcut konumlarını korumasına izin verir? Öldürün Kürtleri, Napalm bombası attın inlerine, vurun Ermeni’yi Hrant’a yaptığınız gibi ya da 6 -7 Eylül’ü organize edin yine. Hıristiyanların evlerini yağmalayın ne var ne yoksa, ama sanmayın ki ölüler konuşamaz, sanmayın ki takip edemez sizleri. Bir gün mutlaka ama mutlaka bulurlar katillerini, ve sizi bulduklarında siz diye bir şeyin aslında kalmamış olduğunu fısıldarlar size…
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Çok ilginç ve ilginç olduğu kadar da vahim günler yaşıyoruz şu son birkaç haftadır. Medyası, hükümeti, ordusu ve halkının çoğu ile toplu cinnet döneminden geçiyor ülkemiz. Aslında işin ucundan tutulacak o kadar çok yanı var ki hangi birini yazacağını şaşırıyor
insan. Sokaklarda ellerinde bayraklarla dolaşan yığınları görmüşsünüzdür mutlaka. Akşamları ellerine aldıkları bayraklarla sanki gezmeye gider gibi caddelere çıkan ve araçların yollarını kesen insanlar. Dışarıdan bakıldığında çok masumane gelebilecek olan bu kalabalıklar mahallede oturan Kürtlerin evlerini basıp onları evden çıkarabilecek, hatta daha da ileriye gidip sehirde yaşayamamasına sebep olabilecek kadar da cesur olabiliyorlar yeri geldiğinde. Kendileri gibi düşünmeyenlerin yaşamalarına bile tahammülleri yok. Sadece belirli bir yerde doğmuş olduklarından damgalayabiliyorlar karşıdakileri. Peki bu nasıl mümkün olabiliyor? Bir halk nasıl bu hale gelebilir?Bence toplum kuramcılarının açıklamak zorunda kalacakları birçok problem barındırıyor mevcut durum. Örnek mi? Buyurun o zaman: Türkiye halkının neredeyse % 70’e yakını gıda yardımı
alıyor. Başkent Ankara’da bu oran %65 ler civarında. Bunun anlamı nedir? Bunun anlamı memleketteki insanların neredeyse yarısının aç olduğudur. Dağlardaki kirli savaşta hiçbir ünlünün, işadamının, siyasetçinin vb.. üst tabaka kesimin evlatlarının öldüğünü okudunuz mu? Milleti galeyana getirmek için didinen medyanın yılmaz öncülerinden Bugün gazetesinin ilk sayfa resminde ölen askerlersen birinin ayağı çıplak çocukları vardı. Üstüne de “mükemmel” bir manşet: “Bize Emanetler”. Şimdiye kadar nasıl sahip çıktılarsa eminiz ki bundan sonra da aynı şekilde sahip çıkacaklardır. İnsanın sorası geliyor: “Babasına ne yaptınız ki oğluna ne yapacaksınız?” diye. Zavallı adamın hayatta gördüğü tek ihtimam kendisi için yapılan askeri törendi herhalde. Kuvvet komutanları, vali, … kısacası devlet ayağına kadar gelmişti kendisini uğurlamak için. Evet bu ülkede tek bir özgürlüğün olduğunu söyleriz hep: “Açlıktan ölme özgürlüğü!” Ama eğer kirli savaşta medya patronları ile beraber sınırötesi hesapları yapan ve mevcut durumdan nemalanan asalaklar için ölürseniz size afili bir cenaze töreni yaparlar, üstüne de yavrukurtlar gelip slogan atarlar “Kanın yerde kalmayacak” diye.O kan yerde kalır mı bilmem ama yerde kalmayacak kanların sayısının artacağı bir gerçek. Eğer bu kirli savaş sona erdirilmezse fakir halk çocukları dağlarda birbirlerini öldürmeye devam edecekler. Sivil hayatta itilip kakılan, insan yerine bile konmayan bu kitleler ancak savaşta öldürüldüklerinde ihtimam göreceklerinin farkındalar mı acaba? Ya da ölmelerini istedikleri Kürtlerden sınıfsal açıdan pek de farklı olmadıklarının? Boyalı medya her gün yalan üstüne yalanı haber diye memlekete yutturup, üçüncü sayfa haberlerini çarşaf çarşaf verirken bunun pek de mümkün olmadığı ortada. 8 esir asker için herhangi bir çalışma var mı peki? Bu yazıyı yazdığım ana kadar devlet pazarlığı reddetmiş durumdaydı. Esir olan 8 askerin ölmüş olanlardan farkı yok devlet ve medya için. Öyle ya, anlı şanlı TSK hiç esir veya kayıp verir mi? Veyahut başarısız olması gibi bir durumun söz konusu olması mümkün mü? Sınır ötesi çığlıkları arasında hatırlanması gerekenlerden biri olan daha önce 25 defa sınır ötesi operasyon yapıldığı gerçeği atlanıyor nedense. Ve 25 yıldır devam eden bu savaşın devam ettiği yıllar boyunca sadece silahlı çözümün dayatıldığını unutmuşa benziyor herkes. Bu süre zarfında ölen otuz bini aşkın insanın, yakılan köylerin, sönen hayatların, dağılan ailelerin hesabını kim verecek peki?
Sekiz askeri için hiçbir şey yapmayanlar mı? Medya mı? Bana kalsa Ertuğrul Özkök ve bilcümle “embedded” gazetecilerin eline silah verilip gönderilmeli çatışma sahasına. Bakalım resepsiyonlarda şampanya yuvarlamaya, dedikodu yapmaya, yalan haber yapıp insanları kışkırtmaya benziyor mu savaş? Çok değil on sene önceyi hatırlayalım. Kardak krizi günlerini. Psikolojik Harp Dairesi memurlarından daha fazla çalışan bu asalaklar takımı iki ülkeyi savaşa sokmak için ellerinden geleni ardına komamış, olay çözülüp ortalık durulduktan sonra aynı kafa yapısındaki meslektaşlarıyla sirtaki oynayıp tabak kırmışlardı.
Bugün Talabani ve Barzani’ye sövenler yarın yeri geldiğinde (emir aldıklarında) methiye de düzerler hiç kuşkunuz olmasın Şehitler mi? Vatan Sağolsun!
Madem şehitlerden bahsettik protestolara ve ülkedeki protesto kültürüne değinelim bir de.
Son zamanlarda müthiş bir protesto modası var halkımızda. Özellikle cumhuriyet mitinglerinden sonra insanlar hoşlarına gitmeyen mevzular hakkında internet sitelerinde inanılmaz tepkiler veriyorlar. Kurtlar vadisi Terör adlı dizi yayından kaldırılınca bir internet sitesi sakini düşünce özgürlüğünden bahsediyordu. Bu ülkede yüzlerce aydın bu mevzudan içeride yatmış, onlarcası da halen yatarken çok trajikomik geldi bu feryatlar bana. Sormak lazım “Madem düşünce özgürlüğüne bu kadar düşkünsün, ülkede düşüncenin serbestçe ifade edilmesi için ne yaptın?” diye. “Bayrak astım, Türkiye diye bağırdım.” Cevabına da şaşırmamalı ama. Her türden protestonun memleketimizdeki simgesi Türk Bayrağı çünkü. Dedik ya sosyologlar çok yorulacaklar diye. İnanılmaz bir milliyetçilik pompalaması var her kanaldan. Televizyonu açtığınızda, gazetede sayfa çevirdiğinizde, hatta komşunuza baktığınızda bile bu durumun yansımasını görebilirsiniz. Her yerde feci bir bayrak ve vatan fetişizmi. İnsanımız milli maçta gole sevinmeyi bile milliyetçilik saymaya başlamış durumda. Halbuki yaşadığı toprağı sevmeyecek canlı yoktur bu dünyada, gerekirse yaşam alanını savunmak için ölmeyecek olan da. Ancak bu pompalamalar sayesinde durum vatan sevgisinden kafatasçılığa doğru hızla yol alıyor. Bilmem hatırlar mısınız iki İngiliz taraftarı caddenin ortasında öldürenler “Bayrağa küfrettiler.” Diyerek cezalarını hafifletmeye çalışıyorlardı. Çok uzağa gitmeyelim Türkiye – İsviçre maçında çıkan olayları hatırlayalım. Milli futbolcular ırkçılık suçundan ceza almışlardı. Azgelişmiş ülkelerde insanların en geri yanlarına hitap eden dincilik ve şoven milliyetçiliğin gelişmesi normaldir ama bence bizde bu durum medya ve onların efendileri tarafından halkı uyutmak ve gerekli görülen yerde uyandırarak iç ve dış düşmanlarını korkutmak amacıyla kullanılıyor. Yoksa ülkenin yarısından fazlasının açlık sınırının altında yaşadığı bir ülkede ne devlet kalır ne de hükümet. Ancak son zamanlarda görüldüğü gibi bu tepkilerin dozajı iyice artmaya başladı.Bu durum devlet için bile rahatsız edici bir düzeye gelmiş olacak ki hem Hükümet Sözcüsü hem de Genelkurmay Başkanı itidal çağrısında bulundu. Yakında bu durum kimsenin kontrol edemeyeceği noktalara sıçrarsa ne yapacaklar acaba? Ben halkın bu aşırı tepkilerinin boşalma olduğuna inanıyorum. Nasıl ki binlerce insan stadlarda birbirlerine söverek rahatlıyorlarsa bunlar da vurup kırarak, bağırarak rahatlıyorlar. Fakirlik veya zamlar için herhangi bir eylem yapsanız kafanızda üç tane polis dikilir, bayrağınızı kapıp protestoya çıksanız kimse karışmaz bile size. Adam bile öldürebilirsiniz o arbedede. Bizim ülkede polis sadece devleti korur çünkü. Adam bile öldürebilirsiniz o arbedede. Yoksa kapkaç sokakların kâbusu iken en küçük bir eylemde kişi başına düşen iki çevik kuvvet polisini nasıl açıklarsınız ki? Devlet Baba bütün suçları affeder ama kendisine karşı yapılanları asla. Örnek istiyorsanız “Rahşan Affı”na bakın yeter. Durum böyle olunca her yandan örselenmiş, dolmuş vatandaş ne yapsın? Kendisine deşarj olma yolu açıkça gösterilmiş zaten. Bugün bir terör protestosunda gözaltına alınan, dayak yiyen var mıdır var mıdır acaba? Gözlerimiz kapalı cevap verebiliriz bu soruya. “Hayır” Osmanlı’dan beri süregelen bir devlet geleneğimiz vardır. Devlet kutsaldır, ne yaparsa doğrudur, karşı gelinmez. E boşuna devlet baba demiyorlar ya! Dolayısıyla halkımızın büyük bir kısmı kendisini devlet için yaşayan, onun için çalışan insancıklar olarak görüyor. Yani birey küçülürken devlet de o oranda büyüyor. Halbuki devletin yaşaması için önce insan lazımdır. O insan ki verdiği vergilerle, yetiştirdiği kalifiye elemanlarla, kısacası o devlete tabi olarak o devletin yaşatır. Normal koşullarda böyle bir durum söz konusuysa istekleri karşılayamayan tarafın tasfiyesi gerekir. Bu önerme ışığında kendi devletimizi düşünelim. Eğitim berbat, sağlık çökmüş, demokrasi yok… vs. hal bu iken bu devletin ilk önce uyarılması, sonra da işine son verilmesi gerekmez mi? Bunca vergiyi üstüne tekrardan zam yapılsın diye verdiğinizi düşünün. Soyulmanın dayanılmaz hafifliğini hissedin. Hizmet etmesi gerekenlere hizmet ettiğinizi düşünün bir de… Milliyetçilik sosuna batırılmış kazık herkese nasip olmaz tabii.
Bu ahval ve şeraitte Kürtlerin, Ermenilerin, Hıristiyanların gırtlağına çökmek bizi kurtarır mı acaba? Veya kimlerin mevcut konumlarını korumasına izin verir? Öldürün Kürtleri, Napalm bombası attın inlerine, vurun Ermeni’yi Hrant’a yaptığınız gibi ya da 6 -7 Eylül’ü organize edin yine. Hıristiyanların evlerini yağmalayın ne var ne yoksa, ama sanmayın ki ölüler konuşamaz, sanmayın ki takip edemez sizleri. Bir gün mutlaka ama mutlaka bulurlar katillerini, ve sizi bulduklarında siz diye bir şeyin aslında kalmamış olduğunu fısıldarlar size…
_____ hüseyin _____
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder