BELLEK TAZELEME : 6 KASIM
Eğitim Nedir ?
Sözcük Latinceden geliyor . Kökeni “Educare” , beslemek demek . Basitçe bir tanımla , bireyin davranışlarında istenilen yönde değişme meydana getirme sürecidir . Eğitim bir üstyapı kurumudur . İktisadi ilişkiler , eğitime şeklini verir . Örneğin sosyalist bir üretim biçimi varsa eğitim de sosyalist bir eğitim olur .
Üniversite Nedir ?
Bu da Latinceden geliyor . Kökü Universitas, anlamı , “bağımsız tüzel kişiliğe sahip ve ortak çıkarları olan kişiler topluluğu . En alışıldık tanımla ; Bilimsel özerkliğe kamu tüzel kişiliğine sahip , yüksek düzeyde eğitim – öğretim , bilimsel araştırma yapan , çeşitli birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumudur . Buradaki özerklik , otoriteden , dinden özerklik anlamındadır . Bugünkü gibi halktan özerklik değil …Başka bir yönden bakıldığında , Bilgi üreten , ileten , yayan kurumsallıklardır .
YÖK nedir ?
Açılımı “Yüksek Öğretim Kurumu” dur . Darbenin peşi sıra 6 Kasım 1981 ‘ de kuruluyor . İhsan Doğramacı başına getiriliyor ...
Film Başlıyor
Herhangi yasal bir inceleme olmaksızın 95 akademisyen “şut”landı . Tabi “üniversiteler anarşi yuvası oldu” söylemi her zaman bu uygulamaların kılıfı olacaktı . “Bu kış komünizm gelecek“ kisvesi altında kısmaya alışmıştı halk , bu da yenisi oldu . Öğrenciler de paylarını aldılar soruşturma , atılma v.s lerle… Ama hedef uslu uslu oturan suyla ve sabunla pek işi olmayan bir gençlik yaratmak olduğuna göre daha köklü bir eğitim politikası gerekliydi . Sindirmek , yozlaştırmak , apolitikleştirmek tam istenileni karşılayacak cinsten olsa gerekti.
1994 ‘ te TÜSİAD Kemal Gürüz yönetiminde bir yükseköğretim raporu hazırl(at)ıyor . Sonra ne oluyor ? Sorunun gereksizliği cevabın alışılmışlığından anlaşılacaktır . Kemal Gürüz , YÖK başkanı oluyor . Atayan reis-i cumhur kim ? Tabiî ki “yine geldi şapka” . Bu rapordaki öneriler ( aslında yapılacaklar ) hemen uygulamaya konmaya başladı .
Kemal Gürüz , eğitimi yarı – kamusal bir hizmet olarak tanımlayarak , uygulanan paralı , eşitliksiz eğitimi sağlam! temellere oturtmanın mutluluğu içine girmişti bile .
Kemal Alemdaroğlu ile içinde bulunduğu kankilik ilişkisi ve birbirlerinin açıklarını ( görünen yolsuzluklarını ) görmezden gelerek hoşgörü dersi veriyorlardı !!!
Gürüz ne akademisyenlerle , ne öğrenciler ile ne dönemin bakanıyla iyi ilişki kuramamış . Mersin Üniversitesi eski rektörü Vural Ülkü’ye bir TV programında hakaretler yağdırması ve rektörün ağlaması bunlardan sadece biri ve görüneni …
Gürüz döneminde atamalarda torpil dönemi … Sürgünler başlıyor , akademisyenler bavulları elinde geziyor .
Sonra Erdoğan Teziç başkan oluyor . Onun döneminde YÖK bünyesinde , “Toplumsal Faaliyetler Birimi” adıyla kurulan özel birimde , zaten yapılan öğrenci ve akademisyen fişlemeleri daha sistematik bir biçimde yapılmaya ve “gizli” zarflarla “ilgili” yerlere bilgiler gönderilmeye başlanmıştır . Aynı zamanda dönemindeki siyasal iktidar ile girdiği erklik savaşında kimi çevreler tarafından ilerici zannedilmiş .
Fakat YÖK’ün üniversite politikası daha da vahimleşmekte , sermaye yararına bilim politikası güdülmüş , bilim teknolojiye indirgenmiştir .
YÖK’ün nasıl bir üniversite yarattığını biraz açalım :
Harçlar
Harç , eğitim masrafının bir kısmının öğrenciden karşılanması için alınan paradır . Tabii ki tanımı kadar saf değil . “Parası olmayan okuyamaz” ibaresi yok hiçbir yerde ama bunu görmek zor
olmasa gerek . Önceleri sembolik bir ücret olarak başlayan harçlar özellikle 80’den sonra büyük bir ivmeyle arttı .
1960’lara kadar üniversiteye başvuran her öğrencinin kaydı yapılıyordu . Daha sonra gitgide metalaşan eğitimin ( çünkü yeni liberalizm eğitimin de bir mal olduğunu alınıp satılabileceğini hatta pazarlanabileceğini zihinlerimize yerleştirmeye çalışıyordu ) paralı karakteri eşitsizliği derinleştirecekti .
Bugün en düşük harç 200 YTL , en yüksek 1000 YTL .
İkinci öğretim ve yaz okulu gibi uygulamaların başlamasıyla harçların bu uygulamalarda 2 katına çıktığı görülüyor . Tabi akademisyenin etinden sütünden daha iyi faydalanmak da hedefler arasında . Doğal olarak akademisyen , öğretmene dönüş(türül)üyor .
Özel Üniversiteler
1971 ‘ de kamulaştırılan özel yükseköğretim kurumları , darbe anayasasının verdiği hakla , vakıflar aracılığı ile kurulmuştur . İhsan Doğramacı ilk özel üniversite Bilkent ‘ i kurdurtuyor . Bu dönem aslında eğitimin her aşamasında özel teşebbüsle-
rin arttığı bir dönem . Örneğin 1983’de 194 olan dershane sayısı , 1995’te 1350’ye , 2005’te 3650 ‘ye çıkıyor . Bugün 10 000 civarında olduğu tahmin ediliyor .
Özel Üniversiteler beklendiği gibi büyük sermayedarların işgücünü sağladığı kurumlar oluyorlar .
Disiplin Yönetmeliği
Bu yönetmeliğin ilk 12 maddesi disiplin cezalarıyla ilgili , gerisi bürokratik işleyişi anlatıyor . Uyarma , kınama , uzaklaştırma , çıkarma cezası gerektiren fiiller sıralanmış ayrı ayrı .
İki temel tutuma rastlanıyor suç olarak tanımlananlarda … Varolan tek genel ifade siyasi faaliyetlerle ilgili . Diğer ifadeler hep somut olayın anlatılıp “bunu yapma” denilmesi . Örneğin ; …. uygulama faaliyetlerine içkili katılmak . Bu kuralların çeşitli gündelik olayların ertesine yazıldığı hemen anlaşılıyor . Bir yönetmeliğin böyle bir karakter taşıması gülünç geliyor bana … İkinci tutum ise uyarma , kınama , uzaklaştırma , çıkarma gerektiren fiillerin aşağı yukarı birbirinin aynısı olması . Hani kafaya göre diye bir sistem vardır ya !!!
Bu yönetmeliğin baskıcı yanını da vurgulamak gerek . Açıkçası öğrencilere pek bir alan bırakmıyor . Örneğin çalgı çalmaya kalkarsan uyarma cezası alabilirsin . Aklımıza “ideolojik halay” çekmekten soruşturma alanlar geliyor . “Çevresini temiz tutmamak “gibi bir ibare de mevcut uyarma gerektirenler arasında …
Ders Geçme Yönetmeliği
Geçen sene çok üzerinde durduğumuzdan biliyorum . Hem komedilerle hemde kapitalist entegrasyonla bezenmiş bir yönetmelik bu ders geçme yönetmeliği . 1923’te İzmir İktisat Kongresi ‘nin hemen ardından yapılan 1.Milli Eğitim Şurası’nda alınmış karardır bu; “kapitalist yolla kalkınma modeli ve karma ekonomi politikasına bağlı eğitim sistemi” benimsenmiştir .
Bu yönetmelik öğrencileri en yüzeysel katmanda 2’ye ayırmış . Başarılı ve başarısız öğrenciler diye … Bir de arada tanımladıkları ( hani bir şans daha verdik size hesabı ) şartlı başarılı , sınamalı durumları var . Başarılı ve başarısız öğrenciler ayırımı zaten rekabetin kendisinin nasıllığını anlatıyor . Zaten bu o kadar içimize işlemiş ki ( ilkokulda çalışkanlar , tembeller sırası falan vardır . Takdirname , teşekkür falan ) . Peki ya bu sınamalı olma durumu . Zaten sınanıyoruz değil mi ? Kameralarla , sınavlarla … Tanrı da sınıyor …
Ben neler yaratmışım öyle … Kameralar , iş görüşmeleri , sınavlar , tanrı … Şimdi kendi kendimi bile inandırabiliyorum .
Ortalamanın belirlenip harflerle eşleştirilmesiyle artık senin de bir harfin vardır . Bu harfin anlamı senin diğer arkadaşlarına göre yani bağıl durumundur . Derse çalıştıktan sonra tevekküle başvurman gereklidir . “İnşallah ortalama düşük olur “ . Yada fiili anlamda kendi istediğini yaratırsın . Mesela fotokopicilerin civarında görünmeyip , ben grup halinde çalışamıyorum diyerek … Suçun sende olduğunu da kimse iddia edemez zaten . Çünkü onlar senin arkadaşın değil rakibin … Bu basit bir rekabet başarıyı getirir mantığıyla anlatılabilecek bir durum değil . Bu rekabet biçiminde yanındakinin sırtına basarak yükselmek ve onu daha derinlere itmek zorundasın değil mi ? Tabi korkuyorsun … “Kaç aldın” diye soruyorsun , arkadaşın düşük aldığında seviniyor musun? Üzülüyor musun ?
Ya bu dersin geçer notu nedir acaba diye çok düşündüm . Sonunda buldum . Bir grup elenmesi gereken kişinin elenmesini sağlayan not kaç ise o . Evet bu sistemi yaratanlar da bunu bizden çok daha önce düşünmüş . Kapitalizmin her uygulamasın- da eleme/elenme var , ÖSS , KPSS v.s. yetmiyor , işsizler birikiyor . Biraz da üniversitede oyalayalım . Gariptir tüm bunlara maruz kalan “biz” ise köprüyü geçene kadar dayı deme , daha sonra da ayı olma var .
Sanayi ile işbirliği
Teknoloji ve sanayinin bugün kimin için üretim yaptığı tartışmasını yapmış kabul ederek bunun üzerine kuruyorum bu kısmı .
Çok güzel söylemler var bunu meşrulaştırmak için . Öğrencilere “İş hayatında deneyim kazanacaksınız” , “Teorik bilgilerinizi pratiğe aktarabileceksiniz” , “Önde gelen firmalarla ve yöneticileriyle tanışma fırsatı bulacaksınız” deniyor . Akademisyenlere de doğru !!! projeler karşılığında güzel paralar vaat ediliyor .
Bilimin özerk kurumlarda yapılma gerekliliği burada devreye giriyor . Bilimsel üretici güçlerin herhangi bir engelleme ve manipulasyona maruz kalmaması ve insanlık yararına üretim yapması gerek . Fakat bilindiği gibi sanayi denilince akla ilk gelecek olan savaş sanayisidir .
Nitekim ODTÜ Teknopark’ın da bugün %22 si savaş sanayisinindir . Dolayısıyla akademisyenleri de savaşların teknik destekçisidir . Orada bulunan şirketlerin birçoğu ABD’nin Irak işgaline fiili destekte bulunmuştur ( bknz. Emo-genç 3.üye kurultayı bildirileri , Bursa Şube ) .
Benzer bir teknopark da Mersin Üniversitesi’ne kurulmaya çalışılmaktadır . Aynşıtayn , Nobel , Arşimet , kuramlarının savaşlarda , sömürülerde kullanıldığını bilselerdi … Yada Edison son halini verdiği enerjinin bir işkence biçimi olarak kullandığını bilseydi … “Etik” kavramı artık silikleşti , onu baz alarak yapılan eleştirilere cevap olarak “dünya değişti güzelim” denebiliyor alaycılıkla . İnsanlık yararına düşünmenin marjinalleştirdiği bir zaman dilimi bu . Artık üniversitedeki bölümler bile sermayenin işgücünü karşılayacak şekilde değiştiriliyor / oluşturuluyor ( Borsacılık , Ekonometri , Nükleer Enerji mühendisliği ) . Artık sosyal bilimlere
( örneğin arkeoloji , felsefe ) kaynak ayrılmıyor çünkü para etmiyor . Değişen dünya bu işte .
Akademisyenin Yozlaşması ( Özniteliklerini yitirmesi )
Öğrenci ve YÖK arasında mengene misali sıkışan akademisyen , tüm dünyada 80 sonrasındaki teknolojik ivmenin sonucu olan profesyonelleşme ile diğer tüm alanlardan kopuk hale geldi . Sosyologlar 4 duvar arasından kitaplar yazmaya başladı . Gündemi takip etmeyen , kendi gündemini oluşturamayan , iletişimi zayıf , hak arama bilinci olmayan veya sinmiş bir akademisyen prototipi oluştu .
Profesörün biri reklama çıkıp “bu deterjan en iyisi” diyebiliyor ( arkada bir laboratuar ortamı ) . Halk için önemli bir referans akademisyen . Daha doğrusu öyleydi . Ama anlaşıldı ki bilimsel bilgi tepe ekonomik grup tarafından manipulasyona uğratılıyor , akademisyenler de bunun aracı oluyorlar , inandırıcılığını pekiştiriyorlar .
Gençliğin Durumu
Bugünden bakıldığında anlaşılamayabilir çünkü bizler de YÖK ‘ün çocuklarıyız . Sanırım YÖK istediği gençliği büyük ölçüde yaratmayı başardı . Sorgulamayan , pasif kulluk bilinci gelişmiş , itaatkar , apolitik , dünyadan bihaber bir gençlik . Yada Server Tanilli’nin sözleriyle “Gençliğin büyük bir bölümü kışla disipliniyle yönetilen üniversitelerde , atılma , harç ödeme , sınav , derse devam v.b. dertlere düşmüş mahkumlar haline gelmiştir “ .
Kampüs’te yaptığın davranış acaba yasak mıdır diye iki veya daha fazla düşündüğün davranış olmaktan çıkamamış , git gide içsel bir duruma tekabül etmektedir . Toplumun ilerletici dinamosu olması gereken üniversite sokaktan daha geriye düşmüş , öğrenci de artık kampuste barınamaz olmuş veya uyumlulaşmıştır .
AKP – YÖK – Dünya bankası - TÜSİAD – TÜBİTAK … ( Ne çoklarmış… )
AKP iktidara geldiğinden beri oldukça büyük bir ivme kazanan özelleştirme uygulamaları aslında YÖK’ün uzak olmadığı fiillerdi . Zaten GATS anlaşmasıyla bilinen 11 hizmetin özelleştirilmesi öngörülmüştü .
Özellikle 2002 den beri AKP ve YÖK arasındaki suni gerginlik gündeminin altında aslında bir ideoloji farklılığından ( Hani o türban kisvesi altında anlatılmak istenen ) ziyade bir erklik kavgası vardı . Zaten Erkan Mumcu bakan iken YÖK’ün YEK’e dönüştürülme çabası da YÖK’ü yenilgiye uğratmaktan başka bir şey değildi . Bu dönemde YÖK’ün AKP’nin karşısında olması sebebiyle sözde ilerici çevrelerin desteğini aldı ve bu gazla asıl uygulamalarına devam ediyor .
DB ( Dünya bankası ) ise son yayınladığı raporda açıkça YÖK’den memnun olmadıklarını anlatıyordu . Merkezi idarenin dağıtılmasını istiyorlardı . YÖK artık sermayenin de ihtiyaçlarına cevap veremiyor . Yeteri kadar hızlı oturtamıyor işbirliğini … TÜBİTAK ve TÜSİAD ise gerek yayınladıkları raporlarla , önerilerle kendi fikirlerini topluma mâl etmeye çalışmakta ve kapitalist modelin eğitime yerleşmesi için var güçleriyle uğraşmaktadırlar .
______ Serdar _______
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Eğitim Nedir ?

Sözcük Latinceden geliyor . Kökeni “Educare” , beslemek demek . Basitçe bir tanımla , bireyin davranışlarında istenilen yönde değişme meydana getirme sürecidir . Eğitim bir üstyapı kurumudur . İktisadi ilişkiler , eğitime şeklini verir . Örneğin sosyalist bir üretim biçimi varsa eğitim de sosyalist bir eğitim olur .
Üniversite Nedir ?
Bu da Latinceden geliyor . Kökü Universitas, anlamı , “bağımsız tüzel kişiliğe sahip ve ortak çıkarları olan kişiler topluluğu . En alışıldık tanımla ; Bilimsel özerkliğe kamu tüzel kişiliğine sahip , yüksek düzeyde eğitim – öğretim , bilimsel araştırma yapan , çeşitli birimlerden oluşan bir yükseköğretim kurumudur . Buradaki özerklik , otoriteden , dinden özerklik anlamındadır . Bugünkü gibi halktan özerklik değil …Başka bir yönden bakıldığında , Bilgi üreten , ileten , yayan kurumsallıklardır .
YÖK nedir ?
Açılımı “Yüksek Öğretim Kurumu” dur . Darbenin peşi sıra 6 Kasım 1981 ‘ de kuruluyor . İhsan Doğramacı başına getiriliyor ...
Film Başlıyor
Herhangi yasal bir inceleme olmaksızın 95 akademisyen “şut”landı . Tabi “üniversiteler anarşi yuvası oldu” söylemi her zaman bu uygulamaların kılıfı olacaktı . “Bu kış komünizm gelecek“ kisvesi altında kısmaya alışmıştı halk , bu da yenisi oldu . Öğrenciler de paylarını aldılar soruşturma , atılma v.s lerle… Ama hedef uslu uslu oturan suyla ve sabunla pek işi olmayan bir gençlik yaratmak olduğuna göre daha köklü bir eğitim politikası gerekliydi . Sindirmek , yozlaştırmak , apolitikleştirmek tam istenileni karşılayacak cinsten olsa gerekti.
1994 ‘ te TÜSİAD Kemal Gürüz yönetiminde bir yükseköğretim raporu hazırl(at)ıyor . Sonra ne oluyor ? Sorunun gereksizliği cevabın alışılmışlığından anlaşılacaktır . Kemal Gürüz , YÖK başkanı oluyor . Atayan reis-i cumhur kim ? Tabiî ki “yine geldi şapka” . Bu rapordaki öneriler ( aslında yapılacaklar ) hemen uygulamaya konmaya başladı .
Kemal Gürüz , eğitimi yarı – kamusal bir hizmet olarak tanımlayarak , uygulanan paralı , eşitliksiz eğitimi sağlam! temellere oturtmanın mutluluğu içine girmişti bile .
Kemal Alemdaroğlu ile içinde bulunduğu kankilik ilişkisi ve birbirlerinin açıklarını ( görünen yolsuzluklarını ) görmezden gelerek hoşgörü dersi veriyorlardı !!!
Gürüz ne akademisyenlerle , ne öğrenciler ile ne dönemin bakanıyla iyi ilişki kuramamış . Mersin Üniversitesi eski rektörü Vural Ülkü’ye bir TV programında hakaretler yağdırması ve rektörün ağlaması bunlardan sadece biri ve görüneni …
Gürüz döneminde atamalarda torpil dönemi … Sürgünler başlıyor , akademisyenler bavulları elinde geziyor .
Sonra Erdoğan Teziç başkan oluyor . Onun döneminde YÖK bünyesinde , “Toplumsal Faaliyetler Birimi” adıyla kurulan özel birimde , zaten yapılan öğrenci ve akademisyen fişlemeleri daha sistematik bir biçimde yapılmaya ve “gizli” zarflarla “ilgili” yerlere bilgiler gönderilmeye başlanmıştır . Aynı zamanda dönemindeki siyasal iktidar ile girdiği erklik savaşında kimi çevreler tarafından ilerici zannedilmiş .
Fakat YÖK’ün üniversite politikası daha da vahimleşmekte , sermaye yararına bilim politikası güdülmüş , bilim teknolojiye indirgenmiştir .
YÖK’ün nasıl bir üniversite yarattığını biraz açalım :
Harçlar
Harç , eğitim masrafının bir kısmının öğrenciden karşılanması için alınan paradır . Tabii ki tanımı kadar saf değil . “Parası olmayan okuyamaz” ibaresi yok hiçbir yerde ama bunu görmek zor
olmasa gerek . Önceleri sembolik bir ücret olarak başlayan harçlar özellikle 80’den sonra büyük bir ivmeyle arttı .1960’lara kadar üniversiteye başvuran her öğrencinin kaydı yapılıyordu . Daha sonra gitgide metalaşan eğitimin ( çünkü yeni liberalizm eğitimin de bir mal olduğunu alınıp satılabileceğini hatta pazarlanabileceğini zihinlerimize yerleştirmeye çalışıyordu ) paralı karakteri eşitsizliği derinleştirecekti .
Bugün en düşük harç 200 YTL , en yüksek 1000 YTL .
İkinci öğretim ve yaz okulu gibi uygulamaların başlamasıyla harçların bu uygulamalarda 2 katına çıktığı görülüyor . Tabi akademisyenin etinden sütünden daha iyi faydalanmak da hedefler arasında . Doğal olarak akademisyen , öğretmene dönüş(türül)üyor .
Özel Üniversiteler
1971 ‘ de kamulaştırılan özel yükseköğretim kurumları , darbe anayasasının verdiği hakla , vakıflar aracılığı ile kurulmuştur . İhsan Doğramacı ilk özel üniversite Bilkent ‘ i kurdurtuyor . Bu dönem aslında eğitimin her aşamasında özel teşebbüsle-
rin arttığı bir dönem . Örneğin 1983’de 194 olan dershane sayısı , 1995’te 1350’ye , 2005’te 3650 ‘ye çıkıyor . Bugün 10 000 civarında olduğu tahmin ediliyor .
Özel Üniversiteler beklendiği gibi büyük sermayedarların işgücünü sağladığı kurumlar oluyorlar .
Disiplin Yönetmeliği
Bu yönetmeliğin ilk 12 maddesi disiplin cezalarıyla ilgili , gerisi bürokratik işleyişi anlatıyor . Uyarma , kınama , uzaklaştırma , çıkarma cezası gerektiren fiiller sıralanmış ayrı ayrı .
İki temel tutuma rastlanıyor suç olarak tanımlananlarda … Varolan tek genel ifade siyasi faaliyetlerle ilgili . Diğer ifadeler hep somut olayın anlatılıp “bunu yapma” denilmesi . Örneğin ; …. uygulama faaliyetlerine içkili katılmak . Bu kuralların çeşitli gündelik olayların ertesine yazıldığı hemen anlaşılıyor . Bir yönetmeliğin böyle bir karakter taşıması gülünç geliyor bana … İkinci tutum ise uyarma , kınama , uzaklaştırma , çıkarma gerektiren fiillerin aşağı yukarı birbirinin aynısı olması . Hani kafaya göre diye bir sistem vardır ya !!!Bu yönetmeliğin baskıcı yanını da vurgulamak gerek . Açıkçası öğrencilere pek bir alan bırakmıyor . Örneğin çalgı çalmaya kalkarsan uyarma cezası alabilirsin . Aklımıza “ideolojik halay” çekmekten soruşturma alanlar geliyor . “Çevresini temiz tutmamak “gibi bir ibare de mevcut uyarma gerektirenler arasında …
Ders Geçme Yönetmeliği
Geçen sene çok üzerinde durduğumuzdan biliyorum . Hem komedilerle hemde kapitalist entegrasyonla bezenmiş bir yönetmelik bu ders geçme yönetmeliği . 1923’te İzmir İktisat Kongresi ‘nin hemen ardından yapılan 1.Milli Eğitim Şurası’nda alınmış karardır bu; “kapitalist yolla kalkınma modeli ve karma ekonomi politikasına bağlı eğitim sistemi” benimsenmiştir .
Bu yönetmelik öğrencileri en yüzeysel katmanda 2’ye ayırmış . Başarılı ve başarısız öğrenciler diye … Bir de arada tanımladıkları ( hani bir şans daha verdik size hesabı ) şartlı başarılı , sınamalı durumları var . Başarılı ve başarısız öğrenciler ayırımı zaten rekabetin kendisinin nasıllığını anlatıyor . Zaten bu o kadar içimize işlemiş ki ( ilkokulda çalışkanlar , tembeller sırası falan vardır . Takdirname , teşekkür falan ) . Peki ya bu sınamalı olma durumu . Zaten sınanıyoruz değil mi ? Kameralarla , sınavlarla … Tanrı da sınıyor …
Ben neler yaratmışım öyle … Kameralar , iş görüşmeleri , sınavlar , tanrı … Şimdi kendi kendimi bile inandırabiliyorum .
Ortalamanın belirlenip harflerle eşleştirilmesiyle artık senin de bir harfin vardır . Bu harfin anlamı senin diğer arkadaşlarına göre yani bağıl durumundur . Derse çalıştıktan sonra tevekküle başvurman gereklidir . “İnşallah ortalama düşük olur “ . Yada fiili anlamda kendi istediğini yaratırsın . Mesela fotokopicilerin civarında görünmeyip , ben grup halinde çalışamıyorum diyerek … Suçun sende olduğunu da kimse iddia edemez zaten . Çünkü onlar senin arkadaşın değil rakibin … Bu basit bir rekabet başarıyı getirir mantığıyla anlatılabilecek bir durum değil . Bu rekabet biçiminde yanındakinin sırtına basarak yükselmek ve onu daha derinlere itmek zorundasın değil mi ? Tabi korkuyorsun … “Kaç aldın” diye soruyorsun , arkadaşın düşük aldığında seviniyor musun? Üzülüyor musun ?
Ya bu dersin geçer notu nedir acaba diye çok düşündüm . Sonunda buldum . Bir grup elenmesi gereken kişinin elenmesini sağlayan not kaç ise o . Evet bu sistemi yaratanlar da bunu bizden çok daha önce düşünmüş . Kapitalizmin her uygulamasın- da eleme/elenme var , ÖSS , KPSS v.s. yetmiyor , işsizler birikiyor . Biraz da üniversitede oyalayalım . Gariptir tüm bunlara maruz kalan “biz” ise köprüyü geçene kadar dayı deme , daha sonra da ayı olma var .
Sanayi ile işbirliği
Teknoloji ve sanayinin bugün kimin için üretim yaptığı tartışmasını yapmış kabul ederek bunun üzerine kuruyorum bu kısmı .
Çok güzel söylemler var bunu meşrulaştırmak için . Öğrencilere “İş hayatında deneyim kazanacaksınız” , “Teorik bilgilerinizi pratiğe aktarabileceksiniz” , “Önde gelen firmalarla ve yöneticileriyle tanışma fırsatı bulacaksınız” deniyor . Akademisyenlere de doğru !!! projeler karşılığında güzel paralar vaat ediliyor .
Bilimin özerk kurumlarda yapılma gerekliliği burada devreye giriyor . Bilimsel üretici güçlerin herhangi bir engelleme ve manipulasyona maruz kalmaması ve insanlık yararına üretim yapması gerek . Fakat bilindiği gibi sanayi denilince akla ilk gelecek olan savaş sanayisidir .
Nitekim ODTÜ Teknopark’ın da bugün %22 si savaş sanayisinindir . Dolayısıyla akademisyenleri de savaşların teknik destekçisidir . Orada bulunan şirketlerin birçoğu ABD’nin Irak işgaline fiili destekte bulunmuştur ( bknz. Emo-genç 3.üye kurultayı bildirileri , Bursa Şube ) .
Benzer bir teknopark da Mersin Üniversitesi’ne kurulmaya çalışılmaktadır . Aynşıtayn , Nobel , Arşimet , kuramlarının savaşlarda , sömürülerde kullanıldığını bilselerdi … Yada Edison son halini verdiği enerjinin bir işkence biçimi olarak kullandığını bilseydi … “Etik” kavramı artık silikleşti , onu baz alarak yapılan eleştirilere cevap olarak “dünya değişti güzelim” denebiliyor alaycılıkla . İnsanlık yararına düşünmenin marjinalleştirdiği bir zaman dilimi bu . Artık üniversitedeki bölümler bile sermayenin işgücünü karşılayacak şekilde değiştiriliyor / oluşturuluyor ( Borsacılık , Ekonometri , Nükleer Enerji mühendisliği ) . Artık sosyal bilimlere
( örneğin arkeoloji , felsefe ) kaynak ayrılmıyor çünkü para etmiyor . Değişen dünya bu işte .
Akademisyenin Yozlaşması ( Özniteliklerini yitirmesi )
Öğrenci ve YÖK arasında mengene misali sıkışan akademisyen , tüm dünyada 80 sonrasındaki teknolojik ivmenin sonucu olan profesyonelleşme ile diğer tüm alanlardan kopuk hale geldi . Sosyologlar 4 duvar arasından kitaplar yazmaya başladı . Gündemi takip etmeyen , kendi gündemini oluşturamayan , iletişimi zayıf , hak arama bilinci olmayan veya sinmiş bir akademisyen prototipi oluştu .
Profesörün biri reklama çıkıp “bu deterjan en iyisi” diyebiliyor ( arkada bir laboratuar ortamı ) . Halk için önemli bir referans akademisyen . Daha doğrusu öyleydi . Ama anlaşıldı ki bilimsel bilgi tepe ekonomik grup tarafından manipulasyona uğratılıyor , akademisyenler de bunun aracı oluyorlar , inandırıcılığını pekiştiriyorlar .
Gençliğin Durumu
Bugünden bakıldığında anlaşılamayabilir çünkü bizler de YÖK ‘ün çocuklarıyız . Sanırım YÖK istediği gençliği büyük ölçüde yaratmayı başardı . Sorgulamayan , pasif kulluk bilinci gelişmiş , itaatkar , apolitik , dünyadan bihaber bir gençlik . Yada Server Tanilli’nin sözleriyle “Gençliğin büyük bir bölümü kışla disipliniyle yönetilen üniversitelerde , atılma , harç ödeme , sınav , derse devam v.b. dertlere düşmüş mahkumlar haline gelmiştir “ .
Kampüs’te yaptığın davranış acaba yasak mıdır diye iki veya daha fazla düşündüğün davranış olmaktan çıkamamış , git gide içsel bir duruma tekabül etmektedir . Toplumun ilerletici dinamosu olması gereken üniversite sokaktan daha geriye düşmüş , öğrenci de artık kampuste barınamaz olmuş veya uyumlulaşmıştır .
AKP – YÖK – Dünya bankası - TÜSİAD – TÜBİTAK … ( Ne çoklarmış… )
AKP iktidara geldiğinden beri oldukça büyük bir ivme kazanan özelleştirme uygulamaları aslında YÖK’ün uzak olmadığı fiillerdi . Zaten GATS anlaşmasıyla bilinen 11 hizmetin özelleştirilmesi öngörülmüştü .
Özellikle 2002 den beri AKP ve YÖK arasındaki suni gerginlik gündeminin altında aslında bir ideoloji farklılığından ( Hani o türban kisvesi altında anlatılmak istenen ) ziyade bir erklik kavgası vardı . Zaten Erkan Mumcu bakan iken YÖK’ün YEK’e dönüştürülme çabası da YÖK’ü yenilgiye uğratmaktan başka bir şey değildi . Bu dönemde YÖK’ün AKP’nin karşısında olması sebebiyle sözde ilerici çevrelerin desteğini aldı ve bu gazla asıl uygulamalarına devam ediyor .
DB ( Dünya bankası ) ise son yayınladığı raporda açıkça YÖK’den memnun olmadıklarını anlatıyordu . Merkezi idarenin dağıtılmasını istiyorlardı . YÖK artık sermayenin de ihtiyaçlarına cevap veremiyor . Yeteri kadar hızlı oturtamıyor işbirliğini … TÜBİTAK ve TÜSİAD ise gerek yayınladıkları raporlarla , önerilerle kendi fikirlerini topluma mâl etmeye çalışmakta ve kapitalist modelin eğitime yerleşmesi için var güçleriyle uğraşmaktadırlar .
______ Serdar _______
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder