Türkiye üniversite sisteminde neo-liberal eğitim politikalarının uygulanmaya başlamasında 1980 darbesi kritik bir rol oynar. Ülke, ’80 darbesinin yarattığı baskı ortamı içinde, darbe yılında açıklanan 24 Ocak kararlarının öngördüğü liberalizasyon uygulamaları ile karşı karşıya kaldı. Üniversiteler ise; darbenin üniversitelerdeki eli olan YÖK’ün kuruluşu ile birlikte neo-liberal eğitim politikalarıyla tanışmaya başladı. Öncelikli görevi üniversiteleri tüm muhalif unsurlardan temizlemek ve üniversiteyi tam tahakküm altına almak olan YÖK daha sonraki süreçte üniversite eğitiminin paralılaştırılmasının, üniversitenin giderek sermayenin artan ideolojik-fiili etkinliği altında, piyasa kurallarıyla yönetilen, piyasanın ihtiyaçlarına uygun işgücü, bilgi ve sermaye ideolojisiyle donanmış “bireyler” yetiştirmeyi amaç edinmiş kurumlar haline dönüşmesinin de temel aktörlerinden biri oldu. YÖK 1981 yılında kuruldu. Üniversite eğitiminin paralılaştırılmasının ilk ve en önemli adımlarından biri olan harçlar ise 1984 yılında alınmaya başladı. Aynı yıl Türkiye’deki ilk vakıf üniversitesi olan Bilkent Üniversitesi kuruldu. 11 Nisan 1990 tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan 418 sayılı Kanun Hükmünde Kararname öğrenci başına düşen cari giderlerin yüzde 50 oranına kadar öğrenciler tarafından karşılanabileceğini söylüyordu. 1991 yılında 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’nda yapılan bir değişiklikle vakıf üniversitelerinin bütçelerinin %45’inin devlet tarafından karşılanabileceği belirtildi ve çeşitli teşvik mekanizmaları getirildi. TÜBİTAK’ın üniversite ve sermaye kesimlerinin katılımı ile düzenlenen 1990 tarihli I. Bilim Teknoloji Şurası raporu ve arkasından 1994’te yayınlanan üniversite sanayi işbirliğine dair alt komisyon raporu “üniversitelerde gerçekleşen araştırmaların büyük ölçüde sanayi işbirliğinin ihtiyaçlarına göre yöneltilmesi, lisansüstü araştırma konularının, sanayinin gündemindeki konulardan seçilmesi” vurgularını yapıyordu. 1994’de TÜSİAD “Türkiye’de ve Dünya’da Yükseköğretim, Bilim ve Teknoloji” raporunu yayınladı. Bu rapor, “piyasacı üniversite” modelini Türkiye üniversitelerinin ulaşması gereken hedef model olarak belirliyor ve yükseköğretimi piyasalaştırma yönünde kapsamlı bir reform projesi öneriyordu. Raporun başındaki Kemal Gürüz, raporun yayınlamasından sonra YÖK başkanlığına getirildi. Artık piyasalaştırma YÖK’ün politikasıydı. 1995–1996 öğretim yılı harçlarına %300–350 oranında zam yapıldı. Üniversite eğitiminin paralılaştırılması doğrultusunda atılan bu “cesaretli” adım güçlü bir öğrenci hareketi ile karşılandı. TÜSİAD raporunun ardından geçen on iki yıl boyunca üniversitelerdeki piyasalaştırma uygulamaları hızla arttı. Üniversite bütçelerinde kamusal kaynakların oranı %80’lerden %57’ye geriledi. Öğrenci harçlarına her yıl ortalama %40 oranında zam yapıldı. Bu süre boyunca tüm üniversite içi hizmetler hızla paralılaştırıldı. Paralı yaz okulu ve ikinci öğretim yaygınlaştırıldı. Üniversitelerin eğitim hizmetlerini ve ürettikleri bilgileri pazarlayarak kaynak yaratmaları takdir görür hale geldi. Öğrenciler kendi üniversitelerinde müşteriler olarak görülmeye başladılar. Vakıf üniversitelerinin sayısı arttı. 2000’li yıllar üniversite olanaklarının, bilgi birikiminin, beyin gücünün doğrudan sermaye hizmetine sunulduğu ve bin bir teşvikle desteklenen teknoparkların/teknokentlerin üniversite içlerinde birbiri ardına kurulmasına tanık oldu. Aynı zamanda YÖK Yasa Tasarısı savaşlarına da. Siyasal iktidar, TÜSİAD, YÖK ve ÜAK tarafından hazırlanan ayrı ayrı yasa taslaklarının tamamı üniversitelerde fiilen ve yapılan çeşitli yasal değişikliklerin katkısı ile ilerleyen piyasalaştırma sürecini bütünlüklü bir reforma dönüştürmeyi hedef aldılar. Ancak reform önerilerinin egemenler arasındaki iktidar mücadelelerine malzeme haline getirilmesi uygulama süreçlerini çarpıklaştırdı. Temmuz 2006’da YÖK “Türkiye’nin Yükseköğretim Stratejisi” isimli bir rapor yayınlayarak üniversitelerde neo-liberal reform projesini tekrar gündeme getirdi.[1]
Yukarıda çok kısaca köşe taşlarına değindiğimiz üniversite sisteminde piyasalaştırma uygulamaları parça parça yaşama geçirilmiş ve yaklaşık 25 yıla yayılmıştır. Bugünden bakıldığında, tüm bunların, kapitalist sistemin ‘70 sonrası yeni ekonomik-sosyal dönüşümüne uygun bir programın alt uygulamaları oldukları görülmektedir. Bugün artık dünyadaki tüm yükseköğretim alanlarına önerilen, önerilmekle kalmayıp çeşitli baskı ve bağımlılık mekanizmalarıyla uygulamaya konulan piyasacı yükseköğretim reformları tüm dünya halklarına yönelen neo-liberal saldırı politikalarının parçalarıdır. Bu reform programları ile yükseköğretim alanı kapitalist pazara tam olarak entegre edilmek istenmektedir. Türkiye’de yükseköğretime dair sayfalarca rapor hazırlayarak piyasalaştırmayı savunan TÜSİAD, YÖK, ÜAK, siyasal iktidar genel bir programın ülkedeki taşeronluğunu yapmaktadırlar. Üstelik bu programın “toplumun tamamının refahı ve mutluluğu için” olduğunu iddia ediyorlar. YALAN SÖYLÜYORLAR.
Üniversitelerde uygulamaya çalıştıkları program emperyalizmin yeni saldırı programıdır. Eğitim alanını karlı bir pazara dönüştüren, üniversite eğitimini parası olan bir azınlığın ayrıcalığı haline getiren, üniversitenin ürettiği bilgiyi özel bir zenginleşme kaynağına dönüştürürken halkın bilgiye ulaşma hakkını elinden alan, üniversiteyi verili egemenlik ilişkilerinin ve eşitsizliğin devamını sağlamaya dönük yapılandıran piyasalaştırma politikalarını savunan herkes halkın çıkarlarının karşısında yer almaktadır. Yükseköğretime dair hazırladıkları stratejilerde halkın, üniversitelilerin ihtiyaçları ve sorunları değil egemenlerin ihtiyaçları gözetilmektedir. Üniversite öğrencileri olarak bizim bu dosyayı hazırlarken üzerinde durduğumuz eleştirel nokta tam da budur. Egemenlerin çıkarlarını mı savunacağız ezilenlerin mi? Dosyanın tüm okurları bizim bu çalışmada eleştirilerimizi ve değerlendirmelerimizi yaparken egemenlerin değil halkın ortak çıkarlarından yana taraf olduğumuzu bilmeleri gerekmektedir.
------------Ersin Aslan--------------
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Fırtınaya Hoşgeldiniz
29 Ağustos 2008 Cuma
Türkiye Üniversite Sisteminde Adım Adım Piyasalaştırma
Gönderen serdar zaman: Cuma, Ağustos 29, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: ersin aslan, üniversite, YAZI
28 Ağustos 2008 Perşembe
TÜRKİYE DEVRİMİNİN YOLU
TÜRKİYE DEVRİMİNİN YOLU
Devrimci bir düşünceyi ortaya koymak demek, Marx’ın 19. yy da bir sistem olarak oluşturduğu sosyalizmi bilimsel, diyalektik materyalizm ve etik değerlerle birlikte o eksen üzerinde düşünceyi ifade etmek ve pratiğini sergilemektir. Marx’ın Bilimsel Sosyalizm olarak tarif ettiği ideoloji bilimlerin en yüksek aşamasıdır. Ancak bilim ve diyalektik bağlamında tez, antitez, sentez sonucunda bilimsel bir kimliğe bürünür yoksa materyalizmden metafiziğe sapmak, dogmatik olmak, tarihin dışına savrulmak kaçınılmaz olur.
Rasyonalizm ile birlikte bilimsel düşüncede belirli kıstaslar vardır. Bu kıstaslar sonucu elde edilen bilgi gerçekliğini ortaya koyar. Kesin kıstaslardan ilki bilginin doğrulanabilirliğidir ve yanlışlanmaması gerekir. Eğer yanlışlanırsa o bilimsel bilgi olmaktan çıkar, soyut düşüncenin sonucunda somutlaşamadan ya da somutlaşsa dahi sonuca ulaşılmasını engeller. Neden? Çünkü çıkarsamalar sonucu oluşan soyut düşünce yanlış bir bilince neden olur. Yanlış bilince neden olan şey yanlış pratik veya eksik pratiktir ki bu gerçekliğin algılanmasını önler.
Türkiye Devrim rotasını belirlemekte ciddi ölçüde kafa karışıklığı, emperyalizmin kriz dönemine girmesi ve dünyanın yeni paylaşım savaşlarına hazırlandığı günümüzde yapılan tartışmalar sonucu ortaya çıkıyor. Bu karışıklığı aşmanın tek yolu beynin tüm hücrelerine kan pompalanmasını sağlayacak pratik ve sonucunda edinilen bilginin somut koşullar şartında değerlendirilmesidir.
Basitten karmaşığa doğru gidelim. ( Soru, cevap, geçmişe yönelik okuma, bugünü değerlendirme, tersten okuma)
— Bugün dünya üzerinde direk gerçekleştirilmiş bir sosyalist devrim yoktur. Devrimler aşamalar sonucu gerçekleşir. Sosyalizmde bu aşamalardan geçerek tesis edilir. Rusya’daki “Sosyalist Devrim” ifadesini bir tabela olarak değerlendirebiliriz. Bu amacın sosyalist devrim olduğunu gösteriyor bizlere. Lenin Sovyet Devrimini şöyle ifade ediyor “Bizim devrimimiz iki aşamalı idi. Birincisi burjuva demokratik devrim, ikincisi sosyalist devrim. Peki Lenin neden burjuva demokratik devrime ihtiyaç duymuştu. Nedenini o zamanki Rusya’nın koşullarında aramak gerekli. Bunun nedenini bir altta ifade edelim.
— Sosyalist devrimi işçi sınıfı yapar yanına alacağı müttefik ise küçük burjuvalardır. Bugün direk sosyalist devrimi yapabilecek şartlara sahip ülkeler gelişmiş kapitalist ülkelerdir. Çünkü o ülkeler burjuva devrimlerini, sanayi devrimi yaşamış bu süreç içerisinde burjuva demokratik devrimler tamamlanmış ve devrimi gerçekleştirecek proletaryayı yaratmıştır. Bu ülkelerin devrimi yapamamasının nedeni burjuva-işçi sınıfı çelişkisinin derinleşememesidir. Gelişmiş kapitalist ülkeler diğer ülkeleri sömürerek maddi olarak büyük bir birikim yaratmışlar ve bu kısmi refah işçi sınıfını tatmin ettiği için ya da Marx’ın ifade ettiği gibi bıçak kemiğe dayanmadığı için devrime yönelmemektedir. Bu ancak sömürdüğü ülkelerdeki devrimler sonucu hegemonyası ortadan kalktığı zaman gerçekleşecektir. Devlet artı değeri korumak için sömürüyü içe doğru yönlendirecektir.
Sömürülen ülkelerde ise direk sosyalist devrim gerçekleştirilemez. Çünkü devrimi gerçekleştirecek güçlü ve sınıf bilincine sahip bir işçi sınıfı yoktur. Rusya’da güçlü ve büyük bir işçi sınıfı olmadığı için devrim işçi sınıfının önderliğinde ve nüfusun büyük kesimini oluşturan köylü sınıfı ile birlikte yapılmıştır. Lenin böylece Marx’ın devrim teorisini çöpe atmış ve marxizme en büyük katkılardan birini yaparak devrimi gerçekleştirmişitir. Marx devrimi işçi sınıfı ve burjuvazi arasındaki çelişkiler sonucu oluşacağını, bunun da ancak ileri kapitalist ülkelerde gerçekleşeceğini belirtmişti. Lenin ise emperyalizmi ortaya koyarak devrimin ezen ülkeler ve ezilen ülkeler arasındaki çelişki sonucu öncü parti modeli ile kitlelere dışarıdan bilinç vererek devrimi gerçekleştirdi ve Lenin’in bu teorisi dünyada yaşanan devrimler sonucu doğruluğu kanıtlandı. Mao’nun marxizme yaptığı katkı ise Lenin’inkinden biraz farklı idi. Mao Çin’in somut koşullarını değerlendirerek devrimin yine işçi sınıfı önderliğinde fakat bu sefer ittifak olarak köylülerin yanında milli burjuvaziyi ve diğer milli olan tüm unsurları katıp emperyalizme karşı bir savaş sonucu devrime ulaştı. Mao’dan önce Çin komünist partisi Lenin’in devrim tezinde ısrar edip gerçekliği iyi okuyamadığı için şehirlerde ve kırlarda partinin %90 elemanını kaybetmiştir. Yanlış teori ve pratik bir felakete neden oldu.
Mao’nun Marxizme yaptığı en büyük katkı onun Demokratik Devrimler Teorisiydi. Bu teori ile birlikte birçok ülke devrime ulaştı ve bugün hala yine bu teori ışığında geliştirilen pratikler sonucu birçok ülke sosyalist devrime doğru yol alıyor.
Mao önderliğinde gerçekleştirilen devrim özünde köylü hareketi olan ve bir halk savaşıydı. Burada yalnızca teoriye bakıp bir değerlendirmeye gidilirse eksik olur. Teorinin yanında o ülkenin somut durumun somut tahlilini yapıp bir metot belirlenmeli. Bu metot siyaseti, stratejiyi, taktiği içerir. Metot uygun olmaz ise teoriye sahip olmak hiçbir şey ifade etmez. Yani teori tek başına merhem değildir. Bu metot Çin’de halk savaşı, Vietnam’da ve Laos’ta gerilla savaşı, Doğu Avrupa’da Partizanlar ve bugün Venezuela ve Bolivya’da daha farklı bir metotla ile gerçekleştirilmektedir.
Demokratik devrimler anlaşılacağı gibi Mao’nun bunu Teori haline getirmesinden öncede mevcuttu Mao bunu bilimsel bir hale dönüştürdü.
Gelelim Türkiye’ye
Türkiye’de sanayi batı kapitalizmi kadar gelişmemiştir. Sanayide etkin olduğu en önemli imalat alanı tekstil sanayisidir. Bunun dışında yer alan sanayi büyük ölçekde montaj sanayisidir. Yani ileri kapitalist ülkelerin ürettikleri parçalar Türkiye’de ucuz işgücü vasıtası ile montaj ediliyor ve buradan elde edilen artı değer finansman kaynağına ve mülkiyete sahip olan ülkenin ekonomisinin girdisi olur. İthal ikameci ve komprador sanayi sonucu ülke kapitilizasyon sürecini tamamlayamamış ve nitelik bakımdan güçsüz ve sınıf bilincine sahip olmayan bir işçi sınıfı oluşmuştur. Ne demiştik sosyalist devrimi işçi sınıfı yapar. Türkiye’deki işçi sınıfı profili ise proleter, yarı proleter, lümpen işçilerden oluşmaktadır. Devrimde etkin olan sanayi işçidir. Çünkü üretimden gelen gücünü ortaya koyacak bir etkiye ve araçlara sahiptir. Bir şalteri indirmesi ile sistemi felç edebiliyorsa bu müdahale gücüne ve bilincine sahip ise ancak işçi sınıfı en önemli ve büyük bir aktör olur.
Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana sınıfsal ve ekonomik gelişmeye rağmen ülke ekonomisi dışa bağımlı işbirlikçi burjuvazi ve komprador burjuvazinin varlığı nedeni ile kapitalist gelişmeyi ve demokratik devrimi yapısından dolayı tamamlayamamıştır. Köylülük ciddi biçimde erimesine rağmen, şehirlere göç eden ve kapitalist ilişkiler içine giren bu kitle feodal yapısını henüz yitirmemiştir. Şehirlere göç eden köylülüğün büyük kısmı yarı zamanlı, lümpen işçi sınıfını oluşturur. Şehir kavramı burjuvaziye ait bir kavramdır. Bir yandan son derece lüx yapılar inşa edilip zengin mahalleler oluşurken, diğer yandan hemen yanıbaşında işsiz ve feodal ilişki bağlarını halen devam ettiren mahalleler bitmektedir.
Sömürü ise eski biçimde sürmemektedir. Emperyalist kapitalist sistem yalnızca zor yolu ile değil toplumları rıza yolu ile sömürmektedir. Sömürü askeri birliklerin yerini büyük çoğunluğu ile banka, aracı kurum, medya ve fabrikaları ile devam etmektedir. Ülkenin tüm zenginliği finans kapitalin transferi ile yabancı merkezlere akmakta, yapılan anlaşmalar gereği yerli yatırımlara izin verilmemekte, bunları ithal etmeye zorlanmaktadır. Ülkenin sanayi ve tarımın gelişmesini engellemekle kalmayıp yok etmektedir.
Böylece Türkiye Devrimi için Kesintisiz ve Sosyalist Devrim doğrultusunda emperyalist işgal(ekonomik, siyasi, psikolojik, kültürel, fiziki) karşısında emperyalizme karşı tüm milli güçlerle ittifak sonucu Milli Demokratik Devrim teorisi doğrultusunda diğerlerinden farklı (Çin’deki köylü hareketi gibi değil) bir metot ile sonuca ulaşılacaktır.
Emperyalizmin ideologları Liberal aydınlar tarafından sola ideolojik manipülasyonları sonucu ‘Milli demokratik Devrimler çağı bitti, Tam Bağımsızlık Tam Barbarlıktır, Otoriter yöntemler anti-demokratiktir’ sözleri ince ince zihinlere işlenerek Devrimci Sol iğdiş edilmeye çalışılmaktadır. Oysa tarihe ve pratiklere şöyle bir bakış bile bu anti bilimsel ve barbarlığı öğütleyen sahtekârların yüzünü ortaya çıkarır.
Örneklerle açıklayalım: Bolivya ve Venezuela liderleri 21. yy lın Sosyalizmini inşa ediyoruz diyorlar. Peki, bugün yaşanan pratiğe ne ad verilir.
2000’li yılların başında liberal politikaların iflas etmesiyle Latin Amerika isyanlara şahit oldu. Öncü parti, doğru teori ve siyaset sonucu bazı ülkeler devrim yolunda epey yol kat ederken, bunu gerçekleştiremeyen ülkelerde devrimci kalkışma gerilemeye başladı. Chavez ve Morales emperyalizme karşı tüm milli sınıflarla ittifak yapıp iktidarı ele geçirdiler. Bolivya’da maden işçilerinin öncülük yapıp dinamit ata ata başkente yürümesi, Venezuela’da Chavez önderliğinde ordunun içindeki yurtsever unsurların büyük desteği ve kitlesel gösteriler sonucu iktidara geldiler. Bu ülkelerin sosyo kültürel ve sosyo ekonomik yapıları ve emperyalizmle olan ilişkileri Türkiye’dekinden farklıdır. Ancak olgulara bakarak şunları görürüz. Bu ülkeler siyasi ve ekonomik alanda bağımsız politikalar uygulamaya başlandı, bir çok sektörü kamulaştırdılar, halka yönelik demokratik atımlımlar yapıp demokratik yönü güçlendirdiler, kolektivizmi yerleştirmeye baladılar. Fakat halen özel sektör ve yabancı sermaye varlığı devam etmektedir. Bunların üzerinde vergi yükü ağırlaştırıldı ve sıkı bir denetime tabi tutuldular. İşbirlikçi burjuvazi her geçen gün daha çok köşeye sıkışmakta, halk ise devrim yolunda kenetlenmektedir.
Peki, Chavez ve Morales neden hemen sosyalizme geçmiyorlar? Bu bir tercih meselesi mi? Milli ekonomiyi gerçekleştirmeye çalışmak sömürü sistemine hizmet etmek değilmi? Tekeller çağında milli sermaye gerçekleştirilir mi? Bu garip soruların cevapları Pratiklerlerle cevaplanıyor.
Milli Demokratik Devrim teorisi doğrultusunda her ülkede farklı metotlar uygulandığını söylemiştik. Peki, metotlar değişiyor da neden bu teoride değişmesinki. Bu teorinin geçerliliğini yitirmesi için üstte belittiğimiz şartların tarihe karışması gerekir. Bu teori gelişmiş kapitalist ülkeler için geçerli değildir ve bir tercih meselesi de değildir. Çünkü tarihsel ilerleme için Devrimci önderler bizler için bilimsel düşünce ışığında böyle bir teori ortaya koydu. Engels Sosyalizm için şöyle demişti “ sosyalizm günün birinde tarih müzesinde baltanın yanında yerini alacaktır”. Bir üst aşamaya geçmek için tarihte basamaklar vardır ve bu basamaklar sürekli tez-antitez-sentez bağlamında değerlendirilip devrimciler tarafından ileriye taşımakla bir yükümlülüğe sahiptir.
Tam bağımsız, özgür ve kardeşçe yaşayabileceğimiz bir Türkiye umuduyla.
Fırat ERDOĞAN
28 Ağustos 2008
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Perşembe, Ağustos 28, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: devrim, fırat erdoğan, milli demokratik devrim, YAZI
MDD ÜZERİNE
MDD ÜZERİNE
Mao’ nun Lenin’ in kesintisiz devrim anlayışı ile sosyalizme kattığı ve bulunduğu dönem ve şartlar içinde başarıya ulaşmış ve halk devrimlerinin önünü açmış olan mdd günümüz şartlerına ve konjoktürüne ne kadar uygunndur?
Çin Halk Cumhuiyet’ İ kurulurken 1937 ve 1945 yılları arasında japonlara karşı savaşılmış bu savaştan sonra da Kızıl Ordu ile Çan Kay Şek arsında iç savaş devam etmiştir. Bu savaş 1949 yılında Kızıl Ordu’nun zaferi ile sonuçlanmış ve çin milliyetçi partisinin (kuamintang’ın) lideri Çan Kay Şek Tayvan’ a kaçmak zorunda kalmıştır. 1 ekim 1949’ da Mao ve arkadaşları devrimi gerçekleştirerek Çin Halk Cumhuriyeti’ ni kurdular. Sosyalizme doğru uzun bir yürüyüş böle başlamıştır.
Çin’ in özel koşullarına göre Lenin’ in ‘’kesintisiz devrim’’ anlayışı çerçevesinde geliştirilmiş olan mdd diğer sömürge ve yarı sömürge ülkelere örnek olmuştur.mdd özünde köylü devrimidir. Köylülük temel güç konumundadır. Köylü nufusu Çin’ de 1940’ lı yıllarda çok fazlaydı. Önder güç ise işçi sınıfıydı. İşçi nüfusu Çin Devrim’ i sırasında sanayinin gelişmemiş olması nedeniyle çok azdı. Köylü nüfusunun çok fazla olması ve sistemin o zamanlar kırları denetlemesinin nerdeyse imkansız olmasından dolayı Mao devrmin stratejisini , ’’ İşçi sınıfının ideolojik öncü ve köylülüğün temel güç olduğu, kırlardan şehirlere doğru’’ şeklinde belirledi. Mdd yarı sömüge ve sömüge ülkeler için geliştirilmiş devrim stratejisiydi. Halk savaşları bu stratejinin merekzinde yer almaktadır. Küba ve vietnam gibi ülkeler emperyalizmin pençesinden kurtularak halk savaşları ile sosyalizmin aydınlık geleceğine doğru yol almışlardır.
Ayrıca mdd ekonomik ilişkilerin feodal olduğu ve üretim ilişkilerini bir üst kademeye taşıyıp kesintisiz bir şekilde üretim alt yapısını değiştirerek sanayiye yönelmek ve burdan devam ederek sosyalizme geçmek isteyen ülkeler içinde model olmuştur .
Şimdi yaklaşık 60 yıl önce dönemin ve ülkenin konjokturune göre leninden yola çıkılarak dahice geliştirilmiş olan mdd 2008 yılında yeniden yorumlandığında nederece uygulanabilirdir. Mdd’nin ana hatları üzerinden devam edecek olursak;
1- Mdd sömürge ve yarı sömürgeler için geliştirilmiştir. Kapitalistler İkinci dünya savaşı ile birlikte sömürgecilik sisteminin artık kendilerine yük olduğunu görmüş ve eskisi gibi sömürüye olanak sağlayan ve hatta eskisinden daha karlı olan yeni sömürgecilik sistemini uyglamaya başlamıştır. Yeni sömürgecilik sistemi ile kapitalist blok sömürdüğü ülkenin alt yapısını, demiryollarını, iletişim ağını vs.yi geliştimek ve sıfırdan yapmak zorunda değildir. Binlerce askerini sömüdğü ülkeye yerleştirmek ve bu askerlerin tüm masraflarına katlanmak zorunluluğu ortadan kalkmıştır. Sadece sömürge ülkeye sözde ve kağıt üzerinde kalan siyasi bir bağımsızlık tanımak ve sömürüye yardımcı olacak yerli işbirlikçiler bulmak yeterlidir. El koyduğu yer altı ve yer üstü kaynaklar için yerli uşaklara bu sömürüden bir parça koklatması yeterlidir. Sömürge ve yarı sömürge tarih olmuştur.
2- Mao Mdd’yi köylü devrimi olarak geliştirmişti. Temel güç köylülüktü ve ideolojik önder işçi idi. Evet o dönem Çin için durum aynen böyleydi ve Mao bunu çok iyi analiz etmişti. Ayrıca anlizini daha da derinleştirip sistemin kırsaldaki hakimiyetinin zayıf olduğunu görmüş ve temel gücün kırsal da bulunmasından yola çıkarak devrimin rotasını kırlardan şehirlere doğru tayin etmiştir. Bu günün Türkiye’sinde kırsal ile metropoller arasındaki uçurum kapanmıştır. Ayrıca köylü nüfusu 40 yıl önceye göre (size gönderdiğim mahir çayanın mdd hakkındaki yazısını yazdığı günden bu yana) bir hayli azalmıştır. Köylüler proleterleştirilmiştir ve çoğu ucuz iş gücü oluşturmaları için sistem tarafından şehirlere göç etmek zorunda bırakılmıştır. Özellikle kürt köylüleri asimile, imha ve inkar politikaları ile bölgenin insansızlaştırılması kapsamında bundan daha çok nasibini almıştır.
21. yüzyılın iletişim, ulaşım ve yönetim kolaylıkları dikkate alındığında rotanın ‘temel olarak’ kırlardan şehirlere doğru olmasını savunmak tarihin belirli bir anın da saplanıp kalmaktır.metropollerdeki karın tokluğuna çalışan, yoksul, işsiz insanları ve hak mücadeleleri ekseninde bu insanların mücadeledeki patlyıcı gülerini gözetmeksizin üretilen stratejiler eksik ve yetersizdir.
Mao diyalektik ve tarihsel materyalizmin altın kuralları ile ülkesinin somut koşullarını belirlemiş ve bu koşullara uygun yöntemi geliştirmiştir. Çizdiği rotadan bir an bile şaşmamış ve arkadaşları ile birlikte Çin’ de devrim yapmıştır.
Bir devrimci düşünceyi her koşulda doğru olarak kabul etmek (sosyalizmin altın kuralları hariç) ve bu düşüncenin ışığı altında stratejiler geliştirmek ve kitleleri bu strateji etrafında birleşmeye çağırmak sol sapma olsa gerek!!! Mdd ile Türkiye devrimini birleştirmek ya günümüz şartlarından haberdar olamamaktır, ya da diyalektik metaryalizde bihaber olmaktır. Lenin Marx’ ın dediği gibi devrimin en gelişmiş ülkede patlak vereceği fikrini olduğu gibi kabul etseydi bugün Ekim Devrim’ i diye birşeyden bahedebilirmiydik. Aynı zamanda bu gün bizler Lenin’in kesintisiz devrim anlayışını Türkiye şartlarına göre yorumlayan Mahir Çayan’ ın görüşlerini geliştirmeden, yeni stratejiler üretmeyip hazıra konup var olanla yetinirsek ve geriye dönüp bakmadan ve sorgulamadan bunları uygulamaya koyayarsak devrimden bahsedebilirmiyiz. Böyle bir şey ne bilimsel sosyalizmle ne de diyalektik materyalizm ile bağdaşmaz. Hasbel kader devrim gerçekleşse bile(hadi oldu diyelim) devrimin devamlılığı ve kültürün dönüşümü ne kadar sürdürülebilir? Karşı devrime kaç gün dayanabilir?
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen serdar zaman: Perşembe, Ağustos 28, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: ersin aslan, MDD, YAZI
Kaynaktan Geleceğe
Kaynaktan Geleceğe
Türkide yaşıyoruz!Burada doğduk ve bir çoğumuz burada öleceğiz.Müzikle yaşamın nasıl da birbirinden ayrılmaz bir bütün olduğu konusunda hem fikir olduğumuzu düşünerek yazıyorum yazımı..
Etnik müzik, yapıldığı yerin coğrafyasına ve o coğrafyadaki doğal yaşamdan alır besinini.Bin yıllar öncesine dayanan tarihsel birikimin sonucunda oluşmuş sosyal doku ile birlikte müzik son şeklini alır dillerde,ellerde... Anadolu gibi her bakımdan zengin olduğu malum olan bir coğrafya üzerinde yaşama can veren,yaşamı mutlu kılan; nice halkların oluşturduğu,bugüne taşıdığı etnik müzik de anadolunun zenglikliklerinden biridir. Bu coğrafyada yaşayan insanlar içinde bir şanstır.
Doğuya ya da özellikle batıya yönelen ve kendi mirasına değersiz gözüyle bakan,gaflet içindeki insanlar (özellikle müzisyenler,sanatçılar) değişen toplumdaki bu değişime olumsuz yönde etkide bulunan insanlardır. Halkların zenginliğiyle varlığını geleceğe daha huzurlu ve daha güvenli taşıyacak olan bir toplumun önüne engel olan bu tarih,kültür ve bilinç yoksulu insanların destek olarak aldıkları "modernleşme" klişesi artık bunun bir modernleşme değilde yozlaşma ve bozulma olduğunu kanıtlamıştır.
Toplumlar kendi renklerini en güzel kendi folklorleriyle yaşatır ve yansıtır. Bu renkleri; modernleşme adı altında kendi kayboluşlarını tamamen anlamayarak hor görenler,feodal bulanlar başka kültürlerin ve toplumların empose ettiği biçimde sanat icra etmeye çalışacaktır ve kendinden gittikçe uzaklaşarak başkalaşacaktır.Ve bu başkalaşmanın sonucunda eğer bu insanlar çoğunluğu oluşturuyorlarsa; toplum hızla kendi değerlerinden soğuyacak ve önce dilleri sonra kültürleri ve tüm yaşamları başkalarınınki gibi olacak...
Müzik,etnik müzik bizim tutunduğumuz en güçlü dallardan biri...Modernleşme ve teknolojileşmeyi kendi lehimize kullanarak kültürümüzün devamını çok daha kolay biçimde sağlayabiliriz.Önemli olan bizim neyi,neleri,kimleri öncelilikli gördüğümüz..
Özümüze güvenip yaptığımız,dediğimiz her şeyde özümüzden kopmadan, bize bir şekilde yansımış olan şeyleri bir şekilde yansıtmak bu coğrafyada bu bilince ulaşmış her insanın içinde aslında var. Yansımayı kabul ettiğimizde içimizde ışığımız yanar,bu yansımayı ışığımızla birleştirip sanat aracılığıyla dışımıza yansıttığımızda birileri daha aydınlanır.
Gelecek zamanları merak ediyorum.Bu bilinçle hep birlikte hareket edersek değerli bulduğumuz ne varsa bir sonraki nesile de bunların değerli olduğunu hissettirebiliriz.
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Perşembe, Ağustos 28, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: müzik, özdaş eroğlu, YAZI
26 Ağustos 2008 Salı
...
bakışları yok yılanın
çamur bulaşmış gelinliğine bakirenin
dirimin son nefesi,
gözleri kızıl bir palyaçonun boynuna asılı
belki de topuklarında bir - er orospunun
tak tak tak...
---
ve yalayarak çocuk Sonya ekşimsi tadını erkin
feryadını ciğerlerine düğümler Ramallah'ta bir şair...
bir kıtaya çivilenmiş zaman,
göçüvermiş...
asuman
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Salı, Ağustos 26, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: asuman akemoğlu, şiir
AÇ KARNINA SANAT NE İŞE YARAR ?
AÇ KARNINA SANAT NE İŞE YARAR ?
Propaganda
Aynı zamanda sanatın değiştirici-dönüştürücü tarafı ya da biçimi, yani propagandif sanat, ilkel dönemlerde, vahşi bir hayvanı nasıl avladığını abartarak resmeden adamın kendini kahramanlaştırmasından tutun, krallara yazılan övgü şarkılarına, devlet başkanlarının heybetli heykellerinden tutun da, bugünkü reklam filmlerine kadar pek çok alanda ve zamanda var olagelmiştir. Propaganda ile ilişkisinde sanat, hep ikincil olmuştur. “Sanatın propagandası” hemen hiç yapılmamış, “propaganda sanatı” ise oldukça gelişkin bir düzeye gelmiş ve yetkin bir etkileme aracı olmuştur.
23 ağustos – 2008
serdaryturkmen@gmail.com
Mersin
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Salı, Ağustos 26, 2008 1 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: sanat, serdar yurteri türkmen, YAZI
21 Ağustos 2008 Perşembe
KÜRESEL SERMAYE ve VATANSIZLIK EDEBİYATI
KÜRESEL SERMAYE ve VATANSIZLIK EDEBİYATI
Küreselleşme aslında ticaretin başladığı günden beri dünyada gelişmeye başlamıştır. Ancak günümüzde kullanılan küreselleşme kavramı finans kapitalin devletleri aşıp küresel bir hatta aldığı trafiktir.
1970’lerde dillendirilmeye başlayan globalizm, neo-liberal politikaların uygulanmasıyla hayat bulmaya başladı ya da hayatları yok etmeye başladı. Ultra liberal yaklaşımlar yeni Vahşi Kapitalizm dönemini ilan ediyordu. Sosyal Devlet anlayışıyla dünyaya sunulan pembe hayatlar birer baloncuk gibi patlamaya başladı. Globalizm sadece ekonomik bir hareketi değil aynı zamanda dünyanın yeniden siyasi ve kültürel olarak biçimlendirilmesini öngörüyordu.
Küreselleşme yepyeni vaatlerle geliyordu. Dünya artık bilişim devrimi ile birleşiyordu, geri kalmış ülkelere kalkınma modelleri sunularak birer gelişmiş kapitalist devlet olabilecekleri öğütleniyordu. Zenginlik, refah, özgürlük, demokrasi, insan hakları başucu kavramları idi. Fransız Burjuva Devrimi’nin “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” kavramları tekellere eşit biçimde dünyayı talan etme ve özgür biçimde her ülkeye girmelerine olanak sağlar hale gelmişti.
Bu sürecin tereyağından kıl çeker gibi ve yalnızca silah yolu ile gerçekleştirilemeyeceğini yaşadığı deneyimler sonucu öğrenen emperyalizm toplumların zihinlerini biçimlendirerek bu süreci daha kolay hale getirdi. Gramsci emperyalizmin yalnızca zor yolu ile değil, rıza yolu ile de hegemonyasını oluşturduğunu belirtiyordu.
Ulusal devletler reel sosyalizmin yıkılışından sonra emperyalizmin yeni hedefi idi. Çünkü küresel sermayenin gelişiminin önünde büyük engel oluşturuyordu. Bu Pazar mücadelesinden daha çok yönetememe sorunu idi. Çünkü büyük ulus devletler yapısı gereği sermayenin akışkan bir şekilde hareket etmesini engelliyordu. Bu direnci sağlayan şey uluslaşma sürecinde verilen mücadeleler sonucu oluşan bağımsızlık ve özgürlük bilincidir. Yeni dünyayı oluştururken uluslara diz çöktürmek ve ulus devletleri parçalayıp küçük ve etnik temele dayanan yerel devletler yaratılmalıydı.
Marx “İşçilerin vatanı yoktur…” demiş.
Vatansızlık söylemide bu noktada ortaya çıkıyor. Hayatın her alanına sirayet eden postmodernizm ile zihinler tüm hücrelerine kadar biçimlendiriliyor. Verilen bilinç sonucu amaç köksüz, tarihsiz, bireyci ve yabancı bir insan yaratmak.
Emperyalist kapitalist sistem devrimci ideolojinin içini boşaltarak, yönlendirerek, felsefesinide yok ederek saf dışı bırakmaya çalışıyor. “İşçi sınıfının vatanı yoktur” sözü liberalizmin en büyük lakırdısıdır. Ödp eliyle Türkiye solunun zihinlerine kazınmaya başlayan bu süreç, emperyalizmin bugünlerde Ortadoğu coğrafyasına daha güçlü saldırdığı sıra ivmesini ve çeperini arttırarak yayılmaktadır. Sol adına sahneye çıkan partiler ve örgütler işçi sınıfına kendi safından, soldan kroşe vurarak nakavt etmeye çalışıyor.
Marx’tan tırnaklanarak yapılan bu alıntı ile yönünü sola dönen kişileri daha yolun başındayken iğdiş etmektir. Bilimi, tarihsel gerçekliği yok sayarak sola yön vermeye çalışanlar barbarlık dönemi için kalemlerini oynatmaktadır. Bu yanılgıyı ortadan kaldırmak için bahsedilen sözü yer aldığı paragrafla yazıp devrimci diyalektik ışığında yorumlayalım
"İsçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi alamayız. Proletarya, her şeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, kendisini ulus olarak oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil."
Komünist Manifesto
Sol Yayınları (Eylül-1998)
sayfa 138
Görüldüğü gibi Marx ve Engels ulus ve vatan kavramını yok saymazlar. Yalnızca ilk cümleyi ele alarak değerlendirmek en başta Bilimsel Sosyalizmin kurucusu Marx ve Engels'e ihanet olur.
Peki, “işçilerin vatanı yoktur” sözü ile “işçi sınıfı kendisini ulus olarak oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde ulusaldır” sözleri birbirleriyle çelişmiyor mu? Kafa karışıklığına en çok neden olan daha doğrusu yaratılan bu karışıklığı bizlere en iyi açıklayan Sovyet Devrimi'nin lideri Lenin'dir. Lenin Ines Armand'a yazdığı mektupda manifestoyu şöyle anlatıyor.
"İşçinin vatanı yoktur' şu anlama gelir:
a) Ekonomik durumu (le salariat) ulusal değil, fakat uluslararasıdır.
b) Sınıf düşmanı uluslararasıdır.
c) Kurtuluşunun şartları aynı şekilde,
d) işçilerin uluslararası birliği, ulusal birliğinden daha önemlidir.
"Bundan, yabancı boyunduruğundan kurtulmak söz konusu olduğu zaman, mücadele etmemeli anlamı mı çıkar? Evet mi, hayır mı?
"Sömürgelerin kurtuluş savaşları, İrlanda'nın İngiltere'ye karşı savaşı nolacak?
'Yani ulusal bir ayaklanma vatan savunması değil midir?"
Ines Armand'a yazdığı ikinci mektupta da şunları yazar.
"Marksizmin bütün ruhu, bütün sistemi, şunu öne sürer:
a) Her tez, tarihseldir;
b) yalnızca diğerleriyle ilişkili olarak ve
c) yalnızca tarihin somut tecrübeleriyle bağlantı içinde ele alınır.
"Vatan, tarihsel bir kavramdır. Ulusal boyunduruktan kurtuluş çağında, daha doğrusu sırasında vatan, başka şeydir; ulusal hareketlerin çok geride kaldığı bir zamanda başka şeydir. 3 tip ülke için (ulusların kendi kaderini tayin konusundaki tezlerimizin 6. maddesi) vatan ve savunması tezi, her durumda aynı biçimde olmaksızın uygulanabilir.
"'Komünist Manifesto’da deniyor ki, işçilerin vatanları yoktur.
"Doğru- Ama orada yalnız bu söylenmiyor. Orada ayrıca ulusal devletlerin kuruluşunda proletaryanın özel bir rol oynadığı da söyleniyor. Birinci tez (işçilerin vatanı yoktur) alınır ve ikinci tezle (işçiler, kesinlikle burjuva anlamda olmamakla birlikte, sınıf halinde kendilerini ulusal olarak kurumlaştırırlar) bağlantısı unutulursa, bu temelden yanlıştır.
"Bu bağlantı nerededir? Bana göre şurada: Demokratik harekette (böyle bir zamanda, böyle somut bir durumda), proletarya, demokratik hareketi (ve bunun sonucu olarak ulusal bir savaşta vatan savunmasını) desteklemeyi reddedemez.
"Marx ve Engels, Komünist Manifesto'da, işçilerin vatanlarıma olmadığını söylediler. Ama aynı Marx, birçok kez ulusal savaş çağrısında bulundu: Marx, 1848, Engels 1859 (Po ve Rhein kitapçığının sonunda, doğrudan Almanların ulusal duygusu tutuşturulur; Almanlar doğrudan ulusal savaşa çağrılır). Engels 1891 yılında, Fransa'nın (Boulanger) ve III. Alexander'in Almanya'ya karşı yaklaşan savaş tehdidi açısından, 'vatan savunmasını' vurgulayarak kabul etti.
"Marx ve Engels, bugün böyle yarın başka türlü konuşan karışık kafalı adamlar mıydı? Hayır. Bana göre, ulusal savaşta 'vatan savunması', Marksizme kesinlikle uygundur. 1891 yılında Boulanger'ye ve III. Aleksander'e karşı savaş olsaydı. Alman sosyaldemokratlan vatanı fiilen savunmalıydılar. Bu, ulusal savaşın özel bir varyantı olurdu."
Tarihin öğrettikleri
Vatan kavramı Marx’ın da belirttiği ve Lenin ve Mao’nun katkılarıyla birlikte burjuva anlamıyla değil sosyalizm mücadelesi doğrultusunda kullanıldığı vakit işçi sınıfını devrime ulaştıracak bir üst yapıdır. Tabi ki ulus devletten sosyalist devlete geçildiğinde buda geçerliliğini yitirmiş olacak.
Tüm dünya devrimleri bizlere göstermiştir ki: emperyalizm çağında devrim vatan savunmasıyla iç içe bir şekilde yürür. Birbirlerini dışlamaz. Küba, Vietnam, Rus, Çin, Doğu Avrupa devrimleri emperyalist yıkıcılığa karşı vatan mücadelesi ekseninde yürütülmüş ve zafere ulaşmışlardır. Bugün de Chavez ve Morales kendi ulusal değer ve simgeleriyle emperyalizm karşısında güçlü ve bilinçli bir ulus oluşturmaya çalışmaktadırlar. Devrimci dinamik bu çatışma noktasında oluşan reaksiyon sonucu ortaya çıkıyor.
Lenin teorileştirdiği “tek ülkede devrim” kavramı vatan mücadelesinin sosyalizm için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. İşçilerin vatanının olmadığı bir dünyaya, işçilerin bağımsız vatanlarının olduğu bir dünyadan gider. Vatan kavramına en çok karşı çıkanlardan biride Bolşeviklerin karşısına dikilen “dünyada devrim” diyen troçkidir. Troçki tek tek ülkelerde yaşanacak bir devrim yerine bir dünya devriminden bahseder. Ne yazık ki tarih Lenin’in teorisini pratiklerle haklı çıkarmıştır. Bugün Troçkistlerin düştüğü durum çok düşündürücüdür. Emperyalizmi nam-ı diğer küreselleşmeyi dünya devrimine gitmek için sahiplenmektedirler. Küreselleşmenin tüm dünyayı birleştirdiğini, aynılaştırdığını böylece dünyanın her tarafında bir ayaklanma sürecinin başlamasıyla devrime gidileceğini belirtir ve emperyalist ideolojiye soldan en büyük katkıyı yapar.
Bugün emperyalizmin ideologları vatan, bağımsızlık ve ulus kavramlarını aşağılamakta, küçültmekte ve bunları ilkel bulmakta. Doğru ya dünya çok ilerlemişti; feodal kalıntıları bırakalım, ulus devlet süreci bile aşılmıştı. Artık küreselleşiyoruz, dünya global bir köy oluyor, vatanda ne oluyor, bırakın bunları, kapılarınızı bize açın sizlerle sıkı sıkı kucaklaşalım. Kapıları açanlar ve açmak zorunda kalanların hali ortada. Yugoslavya paramparça edildi, yüzbinlerce kişi savaşlarda katledildi, daha önce birbirleriyle barış içinde yaşayan halkların aralarına düşmanlık tohumları ekilerek düşman edildiler. Orada da bizde şu sıra gündemde olan sivil anayasa hazırlandı ve ülke emperyalizm tarafından hallaç pamuğu gibi atıldı. Onlara da vatansızlık öğütlendi entelektüelleri ve siyasileri tarafından, böylece ellerindeki en büyük silahda alınmış oldu. Bir ayrıntı Yugoslavya’nın anayasasını hazırlayan ABD’li kuruluş ile Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasını hazırlayan kuruluş aynı. Akibetide siz düşünün.
Vatan kavramı burjuvazi tarafından da egemenliğini sürekli kılmak için çokça kullanılır. Hak ve hukuk mücadelesi verenlere karşı her defasında vatanın birliği, düzeni adına kendi çıkarını korumuştur. Burjuvazi kendi çıkarına kullanıyor diye işçi sınıfı bu aracı teslim edemez. Devrime, özgürlüğe, bağımsızlığa götürecek araçlardan mahrum bir şekilde yapılan mücadele her zaman marjinal kalmaya ve başarısızlığa mahkumdur.
Fırat ERDOĞAN
21 Ağustos 2008
firat_82@yahoo.com
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Perşembe, Ağustos 21, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: devrim, fırat erdoğan, küreselleşme, YAZI
19 Ağustos 2008 Salı
Beethoven dinlerken …
| |
Beethoven büyük bir besteci hakikaten. Kendisine kadar var olana epeyce ekleme yapmış. O beklenen sanatsal kırılmayı yaratabilmiştir. Bu niteliğinden dolayı Finkelstein, devrimci olarak niteler
onu, “Müzik neyi anlatır” isimli kitabında.
Bunu iyice kavrayabilmek gerek; sanatta bireyin önemini. Topluluk ile içinde bulunduğu diyalektik ilişkinin yanı sıra, üstte
bahsettiğimiz kırılmanın tarihsel öznesi olarak
da kendini var eder.
Beethoven’ın kulağı duymuyordu, titreşimi kulağına toplayacak bir araç ile – huni gibi bir şeyi kulağına temas ettirerek veya piyanoya temas ettirilen bir çubuğu ısırmak suretiyle – duyuyordu. Fakat bu ilginç bir bilginin yanı sıra ancak bir mazlum edebiyatı olur herhalde.
Beethoven kocaman bir kilometre taşıdır. Fakat şunu iyi bilmek gerekir ki, Beethoven döneminin temsili değildir. Çünkü ortalama olan değildir. Aşkın olandır. Uçta olandır. Zaten uçtakilerdir hareket yaratan. Ortacıların misyonu, muhafaza etmektir, var olan dengeyi korumak. Çevir kazı, yanmasın hesabı. Oysa her denge, bozulmaya mahkumdur. Limit probleminde x’i sonsuza götürebilirseniz söylediklerimin hepsi yanlış olur.
Beethoven’ın müziği, elbette soylu bir karakteri olan ve halktan oldukça uzak olan sanat müziği geleneği içindedir. Fakat önceki cümleden çok daha fazlasıdır. Kendinden öncekileri tarih sayfalarına hapsetti, sonrakilerin de işini zorlaştırdı Beethoven. Yaygın cümle şu ki, “Beethoven’den sonra beste yapmak oldukça zor hale gelmiştir.
Serdar
17 Ağustos 2008 -Samsun
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Salı, Ağustos 19, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: müzik, serdar yurteri türkmen, YAZI
15 Ağustos 2008 Cuma
SANAT VE İKTİDAR – AYDIN ŞİMŞEK - 2000
Sanat ve iktidarın en başından beri, iç içe geçmiş olduğunu vurgulayan Aydın şimşek, sanatın kendi öz ifadesini yaratması için özgür bir ortamda bulunması gerektiğini ifade ediyor. Bu özgür ortamın yaratılmasında aktif rol alacak olan sanat, bu yönüyle iktidar ile çelişkin bir hal alacaktır. Bu çelişkinlik hali, insanı özgürlükten yoksunluğu ile yüzleştirecektir.
Bugünün insanının, elektronik kulübesine tıkılıp kaldığını belirtip olumsuz özelliklerini sıralıyor: Tepkisizlik, bilgisizlik, bananecilik, örgütsüzlük, seçkin olmama, denememe, duyarsızlaşma, popüler olanla entelektüel olan arasındaki farkı yitirme, ilgisizleşme, yabancılaşma ve apolitikleşme. İnsani değerlerin ve inançların geçerliliğini yitirdiğine değiniyor. Yaşanılan ise bir bellek tutulması.
Sonra dünyanın gidişatına dair pek çok istatistik veriyor. Yoksul ülkelerle zengin ülkeler arasındaki ekonomik uçurumun 1/82 olduğundan bahsediyor. Sınıfların iyice belirginleştiği günümüze dair (2000 yılı ) istatistikler sıralıyor eğitime, sağlığa, çevresel tahribata, silah üretimine… dair.
İnsanın insan olma sürecini anlatıyor Toplumlar tarihine eğiliyor sonra. Üretim araçlarının oluşturduğu doğa-insan çelişkisinden bahsediyor. Sanatın çıkış noktası olan büyünün önce dine sonra bilime ve nihayet sanata dönüşümünü anlatıyor. İnsan tarih boyunca güzeli arıyor. Şimşek, bu aramanın devingen nitelikte olduğunu ve hiç bitmeyeceğini ifade ediyor.
Sonraki bölüm sanat akımları ve eleştirileri ile ilgili. Sanatta yeni olan üzerine tartışıyor bu bölümde. İlerici olanla devrimci olan arasındaki farkı koyuyor. İlericilik köklerle, gelenekle ilgilidir. Devrimcilik ise bunların reddiyesidir. Sanat devrimcidir.
Kitap bunlardan başka da pek çok felsefi duruma değinmiş. Eylem-bilgi ilişkisinden postmodernizm eleştirisine, sanat manifestosundan kültür felsefesine kadar pek çok konuyu içeren metinler içeriyor kitap.
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Cuma, Ağustos 15, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
Etiketler: KİTAP, sanat, serdar yurteri türkmen, tanıtım
12 Ağustos 2008 Salı
LENİN Kitaplığı - Lenin'in tüm eserleri
LENİN Kitaplığı - Lenin'in tüm eserleri
bir adim ileri iki adım geri.pdf http://www.mediafire.com/download.php?xbgn3d2m2xm
devlet ve devrim.pdf http://www.mediafire.com/download.php?0zojh2o1zv4
emperyalizm.pdf http://www.mediafire.com/download.php?n99s1jxjzyc
iki taktik http://www.mediafire.com/download.php?yymdvcatyez
karl marx http://www.mediafire.com/download.php?bz20mk4gwgn
Lenin-Kautsky.pdf (553.94 KB) http://www.mediafire.com/?enlliodt4yw
Lenin-Ne Yapmali.pdf (715.8 KB) http://www.mediafire.com/?x3zzpggntim
Lenin-Sol Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı.pdf (337.06 KB) http://www.mediafire.com/?zzyqhqma3zi
nisan tezleri ve ekim devrimi.pdf (833.13 KB) http://www.mediafire.com/?moxtwygyioa örgütlenme üzerine.pdf (155.14 KB) http://www.mediafire.com/?d2tlyjt00uz
sosyalizm ve savaş.pdf (182.75 KB) http://www.mediafire.com/?xegram4xvhx
tarımda kapitalizm.pdf (1.17 MB) http://www.mediafire.com/?zj4yl1tg2ge
ulusların kaderlerini tayin hakkı.pdf (619.86 KB) http://www.mediafire.com/?edmmzbmeyyz
e-kitapları aşağıdaki linkten direk okuyabilir ve istediğiniz formatta indirebilirsiniz.
http://www.scribd.com/people/view/2090062-firat200
açılan sayfada iPaper bölümünden farklı biçimlerde okuma imkanı veriyor.
embed bölümünden sayfayı kendi sitenize veya bloğunuza ekleyebilirsiniz.
download bölümünden farklı formatlarda indirebilirsiniz
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Gönderen Adsız zaman: Salı, Ağustos 12, 2008 0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz
