KÜRESEL SERMAYE ve VATANSIZLIK EDEBİYATI
Küreselleşme aslında ticaretin başladığı günden beri dünyada gelişmeye başlamıştır. Ancak günümüzde kullanılan küreselleşme kavramı finans kapitalin devletleri aşıp küresel bir hatta aldığı trafiktir.
1970’lerde dillendirilmeye başlayan globalizm, neo-liberal politikaların uygulanmasıyla hayat bulmaya başladı ya da hayatları yok etmeye başladı. Ultra liberal yaklaşımlar yeni Vahşi Kapitalizm dönemini ilan ediyordu. Sosyal Devlet anlayışıyla dünyaya sunulan pembe hayatlar birer baloncuk gibi patlamaya başladı. Globalizm sadece ekonomik bir hareketi değil aynı zamanda dünyanın yeniden siyasi ve kültürel olarak biçimlendirilmesini öngörüyordu.
Küreselleşme yepyeni vaatlerle geliyordu. Dünya artık bilişim devrimi ile birleşiyordu, geri kalmış ülkelere kalkınma modelleri sunularak birer gelişmiş kapitalist devlet olabilecekleri öğütleniyordu. Zenginlik, refah, özgürlük, demokrasi, insan hakları başucu kavramları idi. Fransız Burjuva Devrimi’nin “Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik” kavramları tekellere eşit biçimde dünyayı talan etme ve özgür biçimde her ülkeye girmelerine olanak sağlar hale gelmişti.
Bu sürecin tereyağından kıl çeker gibi ve yalnızca silah yolu ile gerçekleştirilemeyeceğini yaşadığı deneyimler sonucu öğrenen emperyalizm toplumların zihinlerini biçimlendirerek bu süreci daha kolay hale getirdi. Gramsci emperyalizmin yalnızca zor yolu ile değil, rıza yolu ile de hegemonyasını oluşturduğunu belirtiyordu.
Ulusal devletler reel sosyalizmin yıkılışından sonra emperyalizmin yeni hedefi idi. Çünkü küresel sermayenin gelişiminin önünde büyük engel oluşturuyordu. Bu Pazar mücadelesinden daha çok yönetememe sorunu idi. Çünkü büyük ulus devletler yapısı gereği sermayenin akışkan bir şekilde hareket etmesini engelliyordu. Bu direnci sağlayan şey uluslaşma sürecinde verilen mücadeleler sonucu oluşan bağımsızlık ve özgürlük bilincidir. Yeni dünyayı oluştururken uluslara diz çöktürmek ve ulus devletleri parçalayıp küçük ve etnik temele dayanan yerel devletler yaratılmalıydı.
Marx “İşçilerin vatanı yoktur…” demiş.
Vatansızlık söylemide bu noktada ortaya çıkıyor. Hayatın her alanına sirayet eden postmodernizm ile zihinler tüm hücrelerine kadar biçimlendiriliyor. Verilen bilinç sonucu amaç köksüz, tarihsiz, bireyci ve yabancı bir insan yaratmak.
Emperyalist kapitalist sistem devrimci ideolojinin içini boşaltarak, yönlendirerek, felsefesinide yok ederek saf dışı bırakmaya çalışıyor. “İşçi sınıfının vatanı yoktur” sözü liberalizmin en büyük lakırdısıdır. Ödp eliyle Türkiye solunun zihinlerine kazınmaya başlayan bu süreç, emperyalizmin bugünlerde Ortadoğu coğrafyasına daha güçlü saldırdığı sıra ivmesini ve çeperini arttırarak yayılmaktadır. Sol adına sahneye çıkan partiler ve örgütler işçi sınıfına kendi safından, soldan kroşe vurarak nakavt etmeye çalışıyor.
Marx’tan tırnaklanarak yapılan bu alıntı ile yönünü sola dönen kişileri daha yolun başındayken iğdiş etmektir. Bilimi, tarihsel gerçekliği yok sayarak sola yön vermeye çalışanlar barbarlık dönemi için kalemlerini oynatmaktadır. Bu yanılgıyı ortadan kaldırmak için bahsedilen sözü yer aldığı paragrafla yazıp devrimci diyalektik ışığında yorumlayalım
"İsçilerin vatanı yoktur. Onlardan sahip olmadıkları bir şeyi alamayız. Proletarya, her şeyden önce, siyasal gücü ele geçirmek, ulusun önder sınıfı durumuna gelmek, kendisini ulus olarak oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde ulusaldır, ama sözcüğün burjuva anlamında değil."
Komünist Manifesto
Sol Yayınları (Eylül-1998)
sayfa 138
Görüldüğü gibi Marx ve Engels ulus ve vatan kavramını yok saymazlar. Yalnızca ilk cümleyi ele alarak değerlendirmek en başta Bilimsel Sosyalizmin kurucusu Marx ve Engels'e ihanet olur.
Peki, “işçilerin vatanı yoktur” sözü ile “işçi sınıfı kendisini ulus olarak oluşturmak zorunda olduğuna göre, kendisi, bu ölçüde ulusaldır” sözleri birbirleriyle çelişmiyor mu? Kafa karışıklığına en çok neden olan daha doğrusu yaratılan bu karışıklığı bizlere en iyi açıklayan Sovyet Devrimi'nin lideri Lenin'dir. Lenin Ines Armand'a yazdığı mektupda manifestoyu şöyle anlatıyor.
"İşçinin vatanı yoktur' şu anlama gelir:
a) Ekonomik durumu (le salariat) ulusal değil, fakat uluslararasıdır.
b) Sınıf düşmanı uluslararasıdır.
c) Kurtuluşunun şartları aynı şekilde,
d) işçilerin uluslararası birliği, ulusal birliğinden daha önemlidir.
"Bundan, yabancı boyunduruğundan kurtulmak söz konusu olduğu zaman, mücadele etmemeli anlamı mı çıkar? Evet mi, hayır mı?
"Sömürgelerin kurtuluş savaşları, İrlanda'nın İngiltere'ye karşı savaşı nolacak?
'Yani ulusal bir ayaklanma vatan savunması değil midir?"
Ines Armand'a yazdığı ikinci mektupta da şunları yazar.
"Marksizmin bütün ruhu, bütün sistemi, şunu öne sürer:
a) Her tez, tarihseldir;
b) yalnızca diğerleriyle ilişkili olarak ve
c) yalnızca tarihin somut tecrübeleriyle bağlantı içinde ele alınır.
"Vatan, tarihsel bir kavramdır. Ulusal boyunduruktan kurtuluş çağında, daha doğrusu sırasında vatan, başka şeydir; ulusal hareketlerin çok geride kaldığı bir zamanda başka şeydir. 3 tip ülke için (ulusların kendi kaderini tayin konusundaki tezlerimizin 6. maddesi) vatan ve savunması tezi, her durumda aynı biçimde olmaksızın uygulanabilir.
"'Komünist Manifesto’da deniyor ki, işçilerin vatanları yoktur.
"Doğru- Ama orada yalnız bu söylenmiyor. Orada ayrıca ulusal devletlerin kuruluşunda proletaryanın özel bir rol oynadığı da söyleniyor. Birinci tez (işçilerin vatanı yoktur) alınır ve ikinci tezle (işçiler, kesinlikle burjuva anlamda olmamakla birlikte, sınıf halinde kendilerini ulusal olarak kurumlaştırırlar) bağlantısı unutulursa, bu temelden yanlıştır.
"Bu bağlantı nerededir? Bana göre şurada: Demokratik harekette (böyle bir zamanda, böyle somut bir durumda), proletarya, demokratik hareketi (ve bunun sonucu olarak ulusal bir savaşta vatan savunmasını) desteklemeyi reddedemez.
"Marx ve Engels, Komünist Manifesto'da, işçilerin vatanlarıma olmadığını söylediler. Ama aynı Marx, birçok kez ulusal savaş çağrısında bulundu: Marx, 1848, Engels 1859 (Po ve Rhein kitapçığının sonunda, doğrudan Almanların ulusal duygusu tutuşturulur; Almanlar doğrudan ulusal savaşa çağrılır). Engels 1891 yılında, Fransa'nın (Boulanger) ve III. Alexander'in Almanya'ya karşı yaklaşan savaş tehdidi açısından, 'vatan savunmasını' vurgulayarak kabul etti.
"Marx ve Engels, bugün böyle yarın başka türlü konuşan karışık kafalı adamlar mıydı? Hayır. Bana göre, ulusal savaşta 'vatan savunması', Marksizme kesinlikle uygundur. 1891 yılında Boulanger'ye ve III. Aleksander'e karşı savaş olsaydı. Alman sosyaldemokratlan vatanı fiilen savunmalıydılar. Bu, ulusal savaşın özel bir varyantı olurdu."
Tarihin öğrettikleri
Vatan kavramı Marx’ın da belirttiği ve Lenin ve Mao’nun katkılarıyla birlikte burjuva anlamıyla değil sosyalizm mücadelesi doğrultusunda kullanıldığı vakit işçi sınıfını devrime ulaştıracak bir üst yapıdır. Tabi ki ulus devletten sosyalist devlete geçildiğinde buda geçerliliğini yitirmiş olacak.
Tüm dünya devrimleri bizlere göstermiştir ki: emperyalizm çağında devrim vatan savunmasıyla iç içe bir şekilde yürür. Birbirlerini dışlamaz. Küba, Vietnam, Rus, Çin, Doğu Avrupa devrimleri emperyalist yıkıcılığa karşı vatan mücadelesi ekseninde yürütülmüş ve zafere ulaşmışlardır. Bugün de Chavez ve Morales kendi ulusal değer ve simgeleriyle emperyalizm karşısında güçlü ve bilinçli bir ulus oluşturmaya çalışmaktadırlar. Devrimci dinamik bu çatışma noktasında oluşan reaksiyon sonucu ortaya çıkıyor.
Lenin teorileştirdiği “tek ülkede devrim” kavramı vatan mücadelesinin sosyalizm için ne kadar önemli olduğunu ortaya koyar. İşçilerin vatanının olmadığı bir dünyaya, işçilerin bağımsız vatanlarının olduğu bir dünyadan gider. Vatan kavramına en çok karşı çıkanlardan biride Bolşeviklerin karşısına dikilen “dünyada devrim” diyen troçkidir. Troçki tek tek ülkelerde yaşanacak bir devrim yerine bir dünya devriminden bahseder. Ne yazık ki tarih Lenin’in teorisini pratiklerle haklı çıkarmıştır. Bugün Troçkistlerin düştüğü durum çok düşündürücüdür. Emperyalizmi nam-ı diğer küreselleşmeyi dünya devrimine gitmek için sahiplenmektedirler. Küreselleşmenin tüm dünyayı birleştirdiğini, aynılaştırdığını böylece dünyanın her tarafında bir ayaklanma sürecinin başlamasıyla devrime gidileceğini belirtir ve emperyalist ideolojiye soldan en büyük katkıyı yapar.
Bugün emperyalizmin ideologları vatan, bağımsızlık ve ulus kavramlarını aşağılamakta, küçültmekte ve bunları ilkel bulmakta. Doğru ya dünya çok ilerlemişti; feodal kalıntıları bırakalım, ulus devlet süreci bile aşılmıştı. Artık küreselleşiyoruz, dünya global bir köy oluyor, vatanda ne oluyor, bırakın bunları, kapılarınızı bize açın sizlerle sıkı sıkı kucaklaşalım. Kapıları açanlar ve açmak zorunda kalanların hali ortada. Yugoslavya paramparça edildi, yüzbinlerce kişi savaşlarda katledildi, daha önce birbirleriyle barış içinde yaşayan halkların aralarına düşmanlık tohumları ekilerek düşman edildiler. Orada da bizde şu sıra gündemde olan sivil anayasa hazırlandı ve ülke emperyalizm tarafından hallaç pamuğu gibi atıldı. Onlara da vatansızlık öğütlendi entelektüelleri ve siyasileri tarafından, böylece ellerindeki en büyük silahda alınmış oldu. Bir ayrıntı Yugoslavya’nın anayasasını hazırlayan ABD’li kuruluş ile Yeni Türkiye Cumhuriyeti’nin anayasasını hazırlayan kuruluş aynı. Akibetide siz düşünün.
Vatan kavramı burjuvazi tarafından da egemenliğini sürekli kılmak için çokça kullanılır. Hak ve hukuk mücadelesi verenlere karşı her defasında vatanın birliği, düzeni adına kendi çıkarını korumuştur. Burjuvazi kendi çıkarına kullanıyor diye işçi sınıfı bu aracı teslim edemez. Devrime, özgürlüğe, bağımsızlığa götürecek araçlardan mahrum bir şekilde yapılan mücadele her zaman marjinal kalmaya ve başarısızlığa mahkumdur.
Fırat ERDOĞAN
21 Ağustos 2008
firat_82@yahoo.com
===============================================
0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder