Yaşamın Kıyısında ve Fatih Akın Yaşamın Uzağında
Yönetmenliğini Fatih Akın’ın yaptığı, başrollerini Nurgül Yeşilçay, Baki Davrak, Tuncel Kurtiz, Patrycia Ziolkowska, Nursel Köse ve Hanna Schygulla'nın paylaştığı ‘Yaşamın Kıyısında’ sırasıyla şu ödülleri aldı:
2007 Cannes Film Festivali’nde en iyi senaryo. 44. Antalya Altın Portakal Film festivali’nde en İyi Yönetmen. Kiliseler Birliği’nin "2007 Ekümenik Jüri Ödülü". Avrupa Parlamentosu'nun bu yıl ilk kez verdiği sinema ödülü 'Le Prix Lux'. Kuzey Almanya Film Ödülü. Ayrıca film Almanya adına Oscar ödülüne aday gösterildi.
Fatih Akın benden ödül alamadı
Elbette bu kadar ödül tesadüf olamazdı. Artık ustalığı kanıtlanmış, rüştünü ispat etmiş bir yönetmendi Fatih Akın. Her ne kadar Almanya sinemacısı olarak tanınıyorsa da ‘biz’i konu ettiği ve köken olarak bizden biri olduğu için sevindim. Yine de Fatih Akın’ın ‘Yaşamın Kıyısında’ adlı yeni filmini görmek için sinemaya gideyim mi, gitmeyeyim mi diye bayağı çelişki yaşadım. Çok reklamı yapılan filmler bende hep hayal kırıklığı yaratmıştır. Yılmaz Erdoğan’ın filmleri gibi. Ki ilk filmini beğenmediğim halde ona bir şans daha vermiş ve çok şaşaalı biçimde reklamı yapılan son filmine ‘Organize Suçlar’a arkadaşların ısrarı üzerine gitme gafletinde bulunmuştum. Sonuç hüsrandı tabi. Yılmaz Erdoğan’a da ‘artık paraya ihtiyacı yok sinemayı bıraksın, tiyatroya dönsün’ diye mesaj yollamıştım.
Neden reklamı çok yapılan filmler bende olumsuz önyargı yaratıyor: Reklam sektörünün kapitalist sömürünün aracı olması. Haksız rekabet yaratması. Reklamını yaptıkları ürünün kötü, bozuk, insan sağlığına zararlı olması, verdiğiniz parayı hak etmemesi veya sanat adına arabesk-kiç yapılması onları ilgilendirmiyor. O âlemde parayı veren düdüğü çalıyor. İstisnalar var elbette. Yani bir sanat eseri bazen zorla kendini kabul ettiriyor, tekelci basın da mecburen söz etmek, değinmek zorunda kalabiliyor. Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Uzak’, Handan İpekçi’nin ‘Büyük Adam Küçük Aşk’ filmlerinde olduğu gibi.
Yaşamın Kıyısında
Bol ödüllü ‘Yaşamın Kıyısında’ Almanya’dan insan manzaralarıyla başlıyor. Göçmen işçi rolünü çok iyi oynayan Tuncel Kurtiz (emekli-dul Ali) bir fahişeye (Nursel Köse) gidiyor. Tesadüf bu ya, asıl adı Yeter olan fahişe, kocası güneydoğuda ‘siyasi’ nedenle öldürülmüş Maraşlı bir Kürt çıkıyor. Kadının neden fahişe olduğu, Ayten adlı kızıyla neden ayrıldığı, görüşmediği de sonuna kadar muamma olarak kalıyor. Bu bölümler sırıtıyor. Yama gibi duruyor. Kadını daha sonra Türk-İslamcılar tehdit ediyor. O da Ali’nin ‘Benimle yaşa ben sana bakarım’ teklifini kabul ediyor. Bu ara filmin başrol oyuncularından oğul, Nejat çıkıyor ortaya. Üniversitede öğretim üyesi olmuş, yarı Alman, yarı Türk sayılan genç adam da rolünün hakkını veriyor.
Babanın, eve yerleşen Yeter’i istemeden öldürmesi ve cezaevine girmesi üzerine oğul, kadının Türkiye’deki kızı Ayten’i bulup yardım etmek, vicdanını rahatlatmak amacıyla ülkeye dönüyor.
Nejat’ın aradığı kız (Ayten) ‘sol’ bir örgütün korsan mitinginde sahneye çıkıyor. Polisle çatışma sonrası militan kızımız belinde silahla kaçıyor. Kaçarken telefonunu düşürüyor. Silahı bir evin çatısına saklıyor. Polis kızın kaybettiği telefondan asıl ismini öğreniyor. Sonuçta Ayten, arandığı ve deşifre olduğu için örgüt yardımıyla, sahte pasaportla Almanya’ya yollanıyor.
Buraya kadar her şey iyi. Kurgu; birinci ve üçüncü kuşak ilişkisi-farkı, paralel zaman, ikinci öykünün birincide başlaması ve birbirine bağlanması çok başarılı. Yapaylık yok denecek kadar az. Neden yapaylık ve gerçeklik üzerinde duruyorum, çünkü izlediğimiz film fantastik bir film değil. Eleştirel veya toplumcu, modern veya postmodern de olsa gerçeklik söz konusu. Filmde milyonda bir olacak tesadüfler abartı görünse de insana ve içinde yaşadığımız dünyaya özgü. Buraya kadar geçen bölümlerde bir takım güç odaklarına yaranmak veya reklam için gerçeklerin ters yüz edilme çabası, ‘oryantalist göz yanılgısı’ sezilmiyor. Ta ki Ayten’in Almanya’da iki ‘solcu’ tarafından havaalanında karşılanmasına kadar.
Aşağıda bir bölümünü aktardığım, Beyazperde. com’dan Bilge Akdeniz’in ‘Dilim Dilim Yaşam Pastası’ başlıklı değerlendirmesine, filmin ilk bölümü için katılıyorum. Ama filmde sonraki gelişmeler üzerine daha eleştirilerim var.
“(…) Duvara Karşı’da Türkiye’nin siyasi meselelerine pek bulaşmayan Akın, Yaşamın Kıyısında Ayten karakterini bir siyasi örgüt üyesi yaparak Türkiye’de geçen hikayeyi olabildiğince siyasileştirmiş. Türü politik olmayan filmlerde, siyasi bir alt-metin kurmaya çalışmayı biraz riskli buluyorum. Çünkü ne yaparsanız yapın, pastanın bir dilimini sunmak zorunda kalacaksınız. Yani diğer dilimleri gösteremeyeceksiniz. Ve anlattığınız pastanın en sansasyonel dilimi olacağı için (çünkü kabul edelim sıradan bir şey anlatmak izleyicinin ilgisini çekmeyecektir) buzdağının görünen tepesi gibi duracaktır. Burada da böyle duruyor. Yeter’in “kocamı Güneydoğu’da vurdular” cümlesi ile başlayan siyasi göndermeler, filmin ikinci bölümünde Ayten’in örgütü ile yaptığı bir sokak gösterisine uzanıyor. Ayten’in Alman sevgilisinin annesi rolündeki Hanna Schygulla ile Ayten’in örgütsel mücadelesi üzerine mutfakta ayaküstü yaptığı konuşma da dikkate değer bu açıdan. Özellikle “ayaküstü” kelimesine dikkatinizi çekmek isterim. Diğer bir dikkat çekici sahne de, karakoldaki bir sahne… Ayten’i aramak için karakola başvuran Nejat Aksu karakterinin Türk dedektif tarafından sorguya çekilişi de gayet havada duran bir sahne
Açıkçası, Türkiye adına bu kadar önemli bir meseleyi bir dilim gibi sunmaya çalıştığınızda, oryantalist bir göz olmaktan kurtulamıyorsunuz. Akın da ne yazık ki ilk defa bu tuzağa düşmüş. Bu kadar önemli, çok kollu Kürt-Türk meselesini ve Türkiye’deki insan hakları durumunu parçalı bulutlu bir halde vermeye çalışarak bence gereksiz bir şeye kalkışmış. Bu siyasi alt-metin senaryonun ve filmin gücüne hiçbir şey kazandırmıyor. Sadece belki yurtdışındaki oryantalist gözler için ilgi çekici bir görsel malzeme olabilir. Yani filmdeki Türk mezeleri ile doldurulmuş masa görüntüsünden hiçbir farkı yok sokak gösterilerinin ya da Ayten’in örgüt üyeliğinin. (…)”
‘Küfür romanları’ bu sinemada
Sanatta abartı olur. Var olan bir gerçeği, hatta olası gerçeği abartabilirsiniz. Bilmediğiniz konularda araştırmalar yaparsınız. Sağlamasını da yapıp işlersiniz. Örneğin Gülten Akın bir söyleşisinde ‘Ben bir şiir taslağı üzerinde çalışırken kimi zaman ansiklopedi bile karıştırırım’ diyordu. Fatih Akın da senaryoyu yazarken ‘sol örgütler-dernekler’ ve zaafları üzerine araştırma yapabilir sonuçta kötü niyetle film yapmakla suçlanmazdı. Bir zamanlar Ahmet Altan’ın yazdığı romanlara -12 Eylül’ün gazabına uğrayan devrimcilerin hepsini hasta, cinsel sorunlarını çözemediği için solcu olmuş diye betimlediği için- ‘küfür romanları’ dediğimiz gibi. Keza ilk romanlarını severek okuduğum Oya Baydar’ın son okuduğum romanı ‘Erguvan Kapısı’nda benzer bir hayal kırıklığı yaşamıştım. Başka çareleri kalmadığı için ölüm orucuna yatan insanları veya silahlı mücadele biçimini temel alanları, ‘yanlış bir taktik-strateji bu’ diye eleştirmek farklıdır, bir kadına-erkeğe aşık olduklarından ve/veya birilerine şirin görünmek için intihara gidiyorlar demek farklıdır. Bu ikinci yaklaşım hem gerçeğin tahribidir, hem de o ölüm orucunda hayatını kaybeden insanlara ve yakınlarına küfretmektir. İşte Ahmet Altan’ın 1980’lerde başlattığı bu postmodern küfür kervanına Oya Baydar ‘Erguvan Kapısı’yla ve Fatih Akın da ‘Yaşamın Kıyısında’yla katılmıştır.
Her ne kadar kendisiyle yapılan bir söyleşide Yılmaz Güney’den beslendiğini söylese de onun ekolünden değildir.
“Geçmişte bir kere Yılmaz Güney vardı. O bambaşka bir yerden bakıyordu olaylara. O beni sinemasal olarak besledi. Sadece bana değil, tüm Türk sinemasına etkisi oldu.” (Fatih Akın)
Senaryodaki zaaflar-gerçeğin çirkin biçimde tahribi
‘Yaşamın Kıyısında’, Ayten’in Almanya’ya gelmesinden itibaren ‘gerçeklikten’ kopuyor. Film üstgerçeklik, postgerçeklik falan da olmuyor. Çirkin bir anti-komünist reklama, iftira ve çamur atmaya dönüşüyor. Bu bölümde Ayten, Almanya’da sığındığı dernekten parası yok diye kovuluyor. İlk ciddi hata, yapaylık, gerçeğin tahribi bu. Şu an Almanya’da faaliyet gösteren, apolitik kesimin ‘aşırı sol’ diye nitelediği örgütler, derneklerine gelen yoldaşlarını sokağa atmaz. O dernekler en azından zor durumda kalan insanlara ücretsiz hizmet verirler. Artı o insanlar da Anadolu geleneği gereği misafirperverdir. Bırakın kendi militanlarını, (polis diye kuşkuları yoksa) sola eğilimli başkalarına da -belki kazanırız diye- yardım ederler.
Birçoğunun programına, çalışma tarzına karşı çıktığım, hatta dönem dönem ilkel bulduğum, aynı siyasi kulvarda olmadığım bazı örgütlerin derneklerini şu veya bu nedenle ziyaret etmiş, o derneklerde faaliyet gösteren insanları yıllarca gözlemlemiş bir tanık olarak ben, Fatih Akın’ın yanıldığını veya yanıltıldığını söyleyebilirim.
O dernekler gelen hiçbir solcuyu sokakta bırakmamış, yememiş yedirmiş, tercümanlıklarını yapmış, geçici olarak barınma sorunlarını çözmüşlerdir. Yanılgı-yapaylık, sadece burada kalmıyor tabi. Devam edeyim.
Ayten tesadüfen tanıştığı genç bir Alman kızıyla diskoteğe gidiyor. Orada iki kız, önce esrar içmeye sonra da sevişmeye başlıyor. Ayten örgütlü çalışma esnasında eğilimini gizlemiş bir eşcinsel olabilir. Ancak Türkiye’de sıcak savaştan yeni çıkmış bir militanın üç günde esrar içmeye ve eşcinselliğini bu kadar rahat yaşamaya başlaması artı bir yapaylık. Türkiye’de eşcinsellerin ne baskılarla karşılaştığını, bu yönlerini hep gizleme refleksiyle yaşadıklarını, ne acılar çektiklerini biliyoruz (Hatta Avrupa’da da çok rahat olduklarını söyleyemeyiz). Dolayısıyla görece daha özgür bir ülkede, üzerlerinden bu yasak korkusunu üç günde atmalarının mümkün olamayacağını psikologlar ve/veya bizzat eşcinseller söyleyebilir. Artı Fatih Akın’ın işaret ettiği örgüt militanları da esrar içmez. İçenler de böyle uluorta içmeye çekinir. Çekinceleri polisten değil, kendi çevreleridir. Kınanma korkusudur. Bu gerçeği sol örgütlerle tanışan, militan olmasa dahi kıyısından, köşesinden geçen herkes bilir.
Solcu kızlar ve pişmanlık yasası
Gerçeğin tahribatı filmin cezaevi sahnelerinde de sürüyor. Solcuların aksesuar-meze olarak kullanıldığı en acemi sahneler burada. Devrimci kızlar ilkel, çirkin ve itici gösteriliyor. Ve bu da genelleştiriliyor. Silahın gidilip bulunması da bir örgüt meselesi oluyor. Oysa en küçük bir örgüt bile kayıp bir silahın peşine düşmez, bulunması için militanını tehlikeye sokmaz. Fatih Akın, Anton Çehov’un ‘Bir öykünün başında duvara asılı bir silahtan söz ediyorsanız, öykü bitmeden o silah patlamalıdır.’ tavsiyesine uyduğunu sanıyor. Bilge Akdeniz’in ‘ayaküstü’, benim ‘yapay, sırıtıyor’ dediğim işte bu. Nitekim Ayten, ‘Pişmanlık Yasası’ndan yararlanıp dışarı çıkıyor. Senaryodaki zayıflık ve ‘solcu çocuklara çamur atma’ çabası filmin sonunda da görülüyor. Burada da pişmanlık yasası yanlış veriliyor Öyle her pişmanım diyeni sokağa bırakmıyor devlet. Pişman olup devlete, MİT’e hizmet etmezsen, arkadaşlarını yakalatıp işkenceye katılmazsan pişmanlık yasasından falan faydalanamıyorsun. Asıl gerçek bu.
Sonsöz: Fatih Akın yetenekli bir sinemacı. ‘Duvara Karşı’da aynı anda gösterime giren filmler arasından sıyrılıp hak ettiği ödülleri almıştı. Senaryoya, filmin verdiği mesajlara eleştirim
olsa da tekniği, kurguyu, oyuncuları başarılı bulmuştum. Ancak, ‘Yaşamın Kıyısında’ filmiyle Fatih Akın sınıfta kaldı. Benden ödül alamadı.
Türkiye’de politika arenası çamurludur. Bilmediği bu arenada, salt ödül-para gelsin diye at koşturmaya kalkan Fatih Akın, bu filmi yapmakla sırtına bir kambur almış oldu. Sonuç itibariyle filmin, ödül alma, ‘reyting’ uğruna bir küfür romanına dönüştüğünü söylemeden sayfayı kapatamayacağım. 20/11/2007
___ Adil OKAY __
=============================================== FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA... ===============================================
0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder