TUTUNAMAYANLAR
…
“Kimse beni anlamıyor, en yakınlarım dahi. Çekip gitmek istiyorum”
“İstiyorum, ama yapamıyorum”
“Her şey çok sıkıcı, hiçbir şey zevk vermiyor”
Uzun zamandır bireyin yalnızlaşması ve yabancılaşması üzerine düşünüyordum.
Postmodernizmin insan zihnini ve bilincini nasıl biçimlendirdiğiyle ilgili sorular sorarken yardımıma Oğuz ATAY koştu. Bu sene yazarın 30. ölüm yıldönümü. Sağdan tutun solda yer alan görsel ve basılı medyada yazarın kendisi ve kitapları ile ilgili birçok yazı yazılmakta, değerlendirmeye gidilmekte. Bu yazıdaki konu Oğuz ATAY ve edebiyatı değil Oğuz ATAY’ın ve daha birçok yazarın eserlerindeki karakter tipleri. Bu karakterlerin bireylere ve topluma nasıl yansıdığı ve şekillendirdiği.
İnsanlar dil vasıtasıyla anlaşırlar. Bu dil konuşma dili ile sınırlı değildir. Her hareketin, simgenin, sembolün, göstergenin, imgenin bir karşılığı vardır insan beyninde. İnsan zihni ve bilinci de bu dil ile biçimlen(diril)ir. İktidarlar ve mühendisleri biçimlendirme için öncelikle gerekçelendirmeler yaratır, neden ya da niçin olmasına dair. Böylece bilincin önündeki duvarlar kalkar ve kapılar ardına kadar açılır. Bundan sonra kişi ve kişiler ideolojik manipülasyona açık hale gelir. Bilinçli bir düşünüşün yerini artık dışarıdan verilen bilinç ile kişi bilinçsiz bir şekilde edimlerde bulunur.
İnsanlar okudukları ve seyrettikleri eserlerin karakterleriyle özdeşleşerek o eseri anlamaya, kavramaya böylece o duygulanımları da hissetmeye çalışırlar. Bu durum insan üzerinde öyle etkiler yaratır ki dönemimde Goethe’nin Genç Werther'in Acıları romanını okuyan birçok genç intihar etmiş ve romandaki karakter genç Werther gibi mavi ceket ve sarı pantolon giyen gençler türemiştir zamanın Almanya'sında. Seyrettiği filmdeki karakterle bütünleşenler ve belki hiç var olmayan bir gücün önünde eğilenler artık sistemin araçları ve gönderdiği iletilerle yönlendirilen, iple oynatılan kuklalara benzemektedir.
Oğuz ATAY’ın kitaplarındaki karakterler topluma ve kendine yabancılaşmış, yalnız, yaşamın gerçekliğinin dışına düşmüş, küçük burjuva yaşantısı süren kişiler. Bu karakter tipleriyle yaratılan romanlar ve öyküler günümüzde o kadar arttı ki bunları okuduğunuzda benzerlerinin başka yerlerde de gördüğünüzü ve kendinizden de bir şeyler gördüğünüzü ve bulduğunuzu ifade edeceksiniz. Bu o kadar şaşırtıcı bir durum değil. Emperyalist-kapitalist sistem büyük siyasal dönüşüm ve konumlanışının yanında bireyler içinde postmodern felsefesiyle bir yaşam felsefesi oluşturmakta, kişiliklerini belirlemektedir. Klonlaşmış kişilik tipleri; bakış açısıyla, var oluşuyla, sınırlarıyla, iradesiyle bizlere edebi ve diğer sanat eserleriyle veriliyor. Etrafımızdaki insanlara baktığımızda hemen hemen aynı ifadelerle kısa bir hayat ve dünya tarifi yapan ve hep aynı çözümsüzlüğe çıkan kişileri görüyoruz. Sonunda bir hiçlik ve varoluşsalcı felsefeyle evrene, dünyaya ve insana dair çıkarımlar kalıyor. Vaziyet bu haldeyken yeni ve güçlü insan tipini ortaya koymak ise gerçek dışı gözüküyor daha doğrusu gösteriliyor. Tek tek bireylerde karşılığını bulan bu ideolojik saldırı karşısında tutunmaya, değiştirmeye ve dönüştürmeye çalışan birey(ler) ise çevresinde yılgın insanlar göreceğinden süngüsünün düşmesi kaçınılmaz hele gelir.
"bütün renkler hızla kirleniyordu,
birinciliği beyaza verdiler."
Özdemir ASAF
Süngü düşmeye görsün. Ağlarını örmüştür, bir kere düştün mü kurtulmak için debelenirsin, debelenirsin, debelenirsin… Yaşamındaki en büyük sınavlardan biri gibi gelir iki şıklı ve süresi son nefesini verdiğin an dolan.
Sömürü sisteminin iyicene vahşileştiği günümüzde özellikle bizim gibi gelişmekte olan ve üçüncü dünya ülkelerinde yoksullaştırma politikası yanında büyük bir yoksunlaşmayı ve düşkünleşmeyi getiriyor. Sahip olduğumuz tüm değerler çok hızlı bir şekilde ve bizlerinde bizzat şahit olduğu haliyle yok oluyor. Bireyler hastalıklı ve onun oluşturduğu toplumda deliliğin, şizofreninin etkisinde kaosa ilerliyor. Bu durum böyle bırakıldığında kendiliğinden sonlanacak bir durum değil. Dibe vurduktan sonra hareke geçme veya kendiliğinden doğacak bir karşı reaksiyonun doğmasını beklemenin bir gerçekliği yok. Çünkü dip diye bir şey yok, bu düşkünlüğün sonu yok.
Pençe
Bu cehennemde azda olsa soluyabilmek için hayata pençeler atıyoruz. Ama neye, niçin ve nasıl. Tutunmak için, kurumuş gövdemizi yeşertmek için aşka, dostluğa, arkadaşlığa pençe atıyoruz son gücümüzle. Bu değerlere öyle fazla anlamlar yüklüyor ve insanlara öyle çok güveniyoruz ki sonunda hayal kırıklığı ve tutunulan dalın kırılması kaçınılmaz oluyor.
Tüm araçlarıyla insanlığa saldıran emperyalist-kapitalist sisteme ve bu savrulmalara, düşüşlere karşı tek çözüm yolu: hastalığı tüm yönleriyle tespit eden ve çözüm yolunu da belirten örgütlü bir mücadele vermekten geçiyor. Örgütlülük insanın özüne bir göndermedir teker teker düşerken topluca kaybettiğmiz dünyada. Karl Marx "İnsanın özü, tek tek her bireyde var olan bir soyutlama değildir. Gerçekte insanın özü, toplumsal ilişkilerinin bütünüdür"der. İnsanların yalnızlıktan öldüğü dünyamızda insana dair
sorular yalnızca bir içsel sorguyla değil toplumsal ilişkiler bağlamında da aranmalı ve sorgulanmalı. Öncelikli olarak bizi güçsüz bırakan, umutlarımızın ışığını söndüren tüm bedenimize işlemiş olan bu viral hastalığa karşı bireyin kendini örgütlemesi, kendi devrimini gerçekleştirmesi gerekiyor ki sağlıklı bir toplumsal mücadele yürütebilsin. İhtiyacımız olan şey tüm arzusuyla ve gücüyle yaşama tutunan ve onu farklı bir mecraya sokan insanlar ve yansıtıldığı edebi ve sanat eserleri. Tolstoy'un, Victor HUGO'nun, Balzac'ın bu kadar değerli olmasının nedeni eserlerinin gelecekteki devrimi haber vermeleri ve kahramanlarının yaydığı ışık. Atacağımız pençelerin sadece güçlü değil aynı zamanda nereye atacağımızı da bilmemiz gerekiyor ki zirveyi görebilelim.
Fırat ERDOĞAN
20 Aralık 2007
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
3 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
ellerine sağlık fırat.özellikle OĞUZ ATAY tutunamayanları tavsiye ederim.kendinizi ve çevrenizdekileri farklı bir gözle görme şansınız olacak:)
merhaba gulsenkat
bu yazı hakkında bir çok kişi kitap tanıtımı yaptığımı algılayıp ordan değerlendirme yapıyorlar. oysa ben eleştirel bir yazı yazdım. yazarın edebi yönüne değil onun felsefi ve ideolojik yönüyle ilgili çıkarımlar yaptım. tabi asıl mevzu oğuz atay ve eserleri değil, emperyalist-kapitalist sistemin insan zihnini hangi araçlarla nasıl kontrol ettiği ve biçemlendirdiği üzerine.
ilgin ve yorumun için teşekkürler. katkılarını bekleriz. bir kere bulaştın bize:))
Yorum Gönder