İLK YUDUM
İlk yudum, daha önce dudağıma alkol değmişse bile, ilk yudum bana sıcak bir odadan soğuk bir odaya girince vücudun o oda sıcaklığına verdiği tepkiye benzer şeyler hissettiriyordu. Bir dalga beynime başka bir enerji taşıyordu. Giderek vücudumdaki organların dışarı çıkıp yerini alkole bıraktığını hissediyordum sanki. Beynim bir kova gibi sağa bakınca daha sağa, sola bakınca daha sola dönecekti neredeyse. Zihnimdeki her şeye egemenlik ve her şeyi yüzeysel bir biçimde kontrol altına alma tutkusu giderek artıyordu. Alkol damarlarımda hızla dolaşmazsa benimle kimse konuşmak bile istemez diye düşünürüm hep. Ben de etmek istemem zaten sohbet filan kimseyle. Hiçbir şeyi sevmiyorum, hiçbir işte başarılı olamama korkusu hep içimde.Akıp gidiyor sokaklar,akıp gidiyor hayat başkaları bambaşka bir hayatı yaşıyor. Ben bu yaşamların neresindeyim diye düşünür, olur olmadık küfürler ederim çocuklara, bizimkine… Dönüp duran bir çemberin en ucundayım ve bedenim çember döndükçe birbirinden ayrılmak isteyen uzuvlarımı zor zapt ediyor. Ama neylersin ya her şey mükemmel olmalıydı ya da böyle gidecek… Çare yok … Ama olmaz dinlemeliyim bizimkini çok nadir de olsa. Kendisinin mutlulukla tanışmak ve komsularının alaycı bakışlarını artık görmemek için istediği şeyi yapmalıyım doktora gitmeliyim galiba… Tedavi için ne gerekiyorsa yapmalıyım değil mi? Ama olmaz ben doktorları hiç sevmem ki! E tanrının da bana böyle bir konuda yardımcı olmayacağını biliyorum. Böyle bir durumdaki çaresizlik ve sıkıntı nasıl anlatılır ki… Herkes bilir böyle durumları “gerekli fakat yapamıyorum”. Yine de yarı tanrı doktorlar en iyisi değil mi?
Düşünen adam heykelini yakından ilk defa görüyorum. Hiç onun gibi derinden düşünmek istemedim. Hep ertelemenin bir yolunu buldum…
Uzun boş koridorlardan geçip doktorun odasına girdik.Odalar,koridorlar çok soğuktu ve bu beni biraz ayıltıyordu. Bembeyaz yüzlü çok temiz tıraşlı birisi doktor. Bir suçlu bakışı var gözlerinde.
-“ Ne kadar zamandır alkol kullanıyorsun?” Dedi doktor.
Ses tonu senin gibi binlercesi buradan geçti çabuk cevapla tadındaydı. Bir yandan sıradan bir vaka olduğumu ima eden tavırlar sözler hoşuma gidiyordu. Çözümsüz bir hastalığa yakalanmadığım için tanrıya şükrettim ses çıkarmadan. Çabucak bu iş bitecek gibiydi. Belki burada kalmazdım bile… Bu arada doktorun o donuk ve gayet resmi sesiyle sorusunu yinelediğini ve bizimkine döndüğünü görünce hemen cevapladım.
- Askerde ufaktan başladım. Ve o günden beri kullanıyorum. Dedim. Doktor benim altımda çalışan bir memur edasıyla not edip bir kağıda, bir masanın üzerindeki bir çok parça müsveddeye bakıyor, ani bir göz hareketiyle masanın en ucuna ve tekrar yazı yazdığı kağıda bakıyordu.
Birden eyvallah demekten ve sonrasında oluşacak atmosferden çok korktum. Bütün duvarlar değil ama kimi duvarlar insanı bir yere bırakmayacakmış gibidirler, öyle dururlar. Buradaki duvarlar bu türdendi. Buraya ait olamam ben buradaki hiç kimseye benzemiyorum dedim içimden. En azından bugün eve kendimi bi atsam… Kendimi biraz hazırlasam… artık başka bir yerde uyanacaktım…
Zaten olmaz ki benim bana özgü bir günlük yaşantım var. Baharda ayrı uyanırım, kışın ayrı. Her sabah bira ile uyanırım. Bu olmazsa ne olacaktı. Öğleden sonra şöyle boğazda bir nefes çekerim ben içime bata bata. Bunu elimden geldikçe sık yaparım. Bazen de hep evde kalırım ama benim evim, benim salonum, eşyaları duvarları iyi tanıyorum sıkmazlar beni. Velhasıl benim burada olmam mümkün değildi…
Giderek içime bir heyecan yumağı yuvarlanıp korkuyla titremeyle dışarı fırlıyordu. Sorulara nasıl yanıt vereceğimi bilmiyordum. Sesim titremeye zihnim, düşüncelerim, reflekslerim bulanmaya, inceden bir ağrı kafamı uyuşturmaya başladı bile. Göğsümdeki sıkıntıyı atmanın tek yolu vardı… Buraya tedavi olmaya, acilden kafası kolu yaralanmış bir gibi gelmiştim sanki. Doktor bizimkiyle konuşmaya başlamıştı. Kelimeler beynimdeki filtreden geçmeye çalışıyordu. Fakat sanki bu filtrede bi sorun vardı ve kelimler beynime dolmadan bir yere yığılıp orda çarpışıp bir uğultu yayıyorlardı. Bu uğultu beni acıktırıyor, halsizleştiriyor, ağrılar veriyordu. Nedensiz gözlerim doluyor, dudağım seğiriyor, elim çenemin altında viyadük oluyordu. Çok az şey geçiyordu kafamdan ama yoğunlukları artan tüm vücudumu sallayan cinsten şeylerdi bunlar. Bari biraz çay olsa diye düşündüm. Fakat buradaki hiç kimsenin benim gibi ihtiyaçları yoktu. Sanki bir şey yemez içmez insanlardı bunlar. Beni nasıl iyileştirecek bu insanlar, hep burada mı yatıp kalkarlar diye aklımın bi köşesinden geçiriyordum.
Odadaki birkaç hemşire hareketlenmeye başladı. Kapı kapanmadan biri girip biri çıkıyordu. Bir takım kâğıtları getirdi beyaz yüzlü bir kadın. Burada üniforma giymeyen tek kişi oydu. Ona uzun uzun baktığımı hissettirircesine bana korkak bir bakışla baktı. Saniyenin onda biri diyebilirim evet böyle bir sürede gözlerini başka bir yöne çevirmişti.
Boynumu hareket ettirince ensemde bir şeylerin hareket ettiğini hissettim, bir serinlik vardı. Biraz terlemişim. Sırtımda bir nokta bıçak yarası gibi kaşınmaya başladı. Üstümdekileri atıp bir yere uzanmak istedim. “Bir süre burada kalmanız gerek” dedi, doktor. Kalabalık bir yerde bir sürü hırıltının içindeki en net ses gibi bir etkisi vardı. Bu ses kulağıma zorla dolmuştu bir kere.
Başım dönüyordu. Ben yıllardır hiç başka bir yerde uyumamıştım. Bugün burada olacağımın düşüncesi olayın kendisinden daha korkunçtu. Karım ne kadar para vereceğimizi filan konuşmaya başladı. Akşam istenmeyen misafir gibi zamansız iniyordu.
- “Yarın buradayım, lütfen kimseye sorun çıkarma olur mu? Her şey senin ve bizim için bunları iyi düşün ne olur!” Dedi karım kulağıma uzanarak.
Bu söylediklerini hemen algılayamadım. Tamam demeden bahçe önünden ağır ağır uzaklaştı. Artık buralıydım. Bir süre hışırdayan ağaçlara filan bakındım. Daha sonra kolumdan tutan iki görevli ile ilaç tedavisine başlamak üzere içeriye götürüldüm. Her an küfürü basabileceğimi öneren bir şeytan sol omzumdan sıcak nefesiyle vücudumun dengesini bozuyordu. Bu şeytan buradaki herkesten daha çok beni düşünüyor gibiydi. Hastanenin içinde, o insana en uzak mekânda dolaşırken bu şeytan, kafamı çenemden tutup buradan gecenin en ıssız anlarında kaçabileceğim yerleri gösteriyordu. Tek tek her yeri işaretlemişti.
Burada çok hasta var dedim kendime ben de onlardan biriyim. Nasılsa beraberiz belki birinin yanına koyarlar diye içimden geçirdim. Evet çok hasta vardı fakat birliktelik zararlıydı galiba. Hastalar çok yorgun görünüyordu kapılarının küçük pencerelerinden.
Bana odamı gösterip ilaçlarımı içirdiler. Yatağa uzandım. Burası ne biçim bir yerdi. Hiç kimse iyileşemezdi burada bana göre.
Odada yapayalnız kalmıştım. Aklıma bir çok soru geliyordu fakat hepsi kafamı ütüleyip gidiyordu. Odada ince bir ışık hüzmesi, devrilmiş bir kalas gibi eğreti bir biçimde yer kaplıyordu. Toz parçacıkları sanki bu huzmenin dışına çıkamıyorlardı. Kendimi aynı durumda hissettim birden. Işığı çok seven sivrisinekler gibi döneleyip uçuşmaya devam ettiler. Parlayıp kayboluyor, ışığı alıp bırakıyorlardı, bir çeşit dans gibiydi bu.
Kaslarıma ince bir suyun sızdığını hisseder gibi oldum birden. Aniden bir gürültü bütün hastaneyi sallamaya başladı. Bir deprem miydi? Gök gürlemesine benzer bu sesler eşliğinde yanıp birden sönen şimşekler de görmüş müydüm? Bu gürültü giderek yaklaşıyordu. Oda kıpkırmızı bir dumanla kaplandı. Müthiş bir rüzgâr odadaki küçük yuvarlak ızgaradan içeri doluyordu. Yatağa oturdum. Buradaki bu değişimi anlamlandırmak için gözlerimi odanın ortasına odaklamaya çalıştım. O da ne kocaman bir yılan devasa pullarıyla ızgaradan yukarı çıkmaya başladı. Dev yılan önce kuyruğunu gösteriyordu. Henüz gözlerini görmemiştim. Korkunç iki ateş topu bekliyordum bana dikilmiş. Yerde yaptığı hareketlerin izleri kalıyordu. Ve bu hareketleri sonucu çıkan ses tüm sesleri bastırıyordu. İçimde hiç korku kalmamıştı birden. Şimdi gözlerine nefretle bakabiliyordum. Odada birçok delik açılmıştı. Bunların ne ara olduğunu tahmin bile edemiyordum. Gözlerini bir sağa bir sola dönen o uzun bedeninin tam tersine şimdi bana sabitledi. Yatağımın altında bir sürü mermi ve silah buldum. Heyecanla bu silahlara sarıldım. Kendimi olağanüstü güçlü hissediyorum ilk defa. Herkül gibi her şeye gücü yetecek biri olmuştum. Üzerine çok güçlü silahlarla saatlerce ateş açtım. Kendimi de onun darbelerinden koruyacak küçük duldalıklara atıyordum zaman zaman. Onun güç kaybettiğini hissediyorum. Yerde yavaşlayan kıvranmalar çiziyordu. Hareketleri daha ağır fakat sağlam göründü gözüme. Ama dakikalar aleyhime işliyordu. Şimdi ızgaradan bir çok türde böcek, haşarat ve solucanlar çıkmaya başladı. Bunlar daha hızlı yayılıyor, odanın köşelerinde odanın rengini alıyorlardı. Her şey büsbütün karışmıştı. Ortak tek bir düşmanım yoktu. Bir an kaçmayı düşündüm. Ayaklarıma dokunmadan çok yakınıma kadar gelen bu yaratıkların öldürülmesi daha zahmetliydi. Onları tek tek takip etmek beni hedefsiz bırakıyor, pasif bir konuma düşürüyordu. Oda birkaç çeşmeyle doldurulan bir havuz gibi hızla doldu. Ayaklarım onlarla temas halindeydi artık. Vücudumu saran bu yaratıklardan kurtulmanın tek yolu kaçmaktı. Uzun uzun koştum. Odadan çıkmışım. Her yer giderek genişliyor, vücudum ise küçülüyordu sanki. Artık bu savaşı bırakmam gerektiğini düşündüm ve silahları attım. Koşmayı biraz yavaşlattım. Kalbim beni zorlamaya başlamıştı. Kaslarım ateşler içindeydi. Yorulmuştum. Biraz rahat soluk almak için durdum. Büyük bir ağacın yanında biraz durakladım. Titremeye başladım. Nefesimin hızı soluk borumu yakacak, uyuşturacak kadar hızlıydı. Uzandım. Gök yüzüne baktım. Ayaklarım ve başım aynı sızı ile baş etmeye çalışıyordu şimdi, uyumuşum…
____ Abdullah AKBIYIK ____
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder