Fırtınaya Hoşgeldiniz

Bu siteye artık herhangi bir ekleme yapılmayacaktır.

19 Aralık 2007 Çarşamba

Satılık Düşünce Ne Kadar Özgür?

Satılık Düşünce Ne Kadar Özgür?

Düşünce özgürlüğü çığırtkanlarına bakınız. Kanunlar tiyatrosunun mağdur rolündeki oyuncularına… “301. Madde Özgürlükçüleri” diyebiliriz onlara. Pek çoğu, sanatın ve düşüncenin alınır satılır mala dönüşmesine karşı değildir; aksine sanat ve düşünce tacirliği ile zenginleşen bir zümrenin bencilleridirler.

Marx’ın, kapitalist dünyayı anlamamıza önemli katkı sağlayan buluşlarından biri “yabancılaşma kuramı”dır. Özetle şudur bu kuram: İşçi, emeğiyle bir ürün yaratır; ama o ürün kendinin değildir, pazara sürülen bir mal, bir metadır. İşçi, pazardaki tüm ürünleri yaratandır, ama pazara karışamaz. Pazarın tüm dünyayı, toplumları belirleyen kendi kuralları vardır. İşçi, ürettiği ürüne yabancılaşmıştır. Yarattığı ekonomik zenginlik kendi zenginliği değildir. Böyle bir ekonominin üstünde şekillenen toplum ve düzen kendinin değildir. İşçi, refahını sağladığı topluma da yabancılaşmıştır. Emekçi, tüm yaşamı, çalışma ve onun karşılığında aldığı ücret olarak, o ücretle hayatını bir biçimde devam ettirebilme çabası olarak görür. Çalışmaktan zevk almaz, içinde yaşadığı toplumu sevmez, kendini kalabalıklar içinde yapayalnız hisseder.

Kapitalist toplumlarda bir türlü önü alınamayan suça yönelme, ahlaki yozlaşma ve yüksek oranda seyreden ruhsal hastalıkların, depresyon ve intiharların temel nedeni bu yabancılaşmadır. Kapitalist yöneticiler yabancılaşmaya karşı, temelleri çatırdayan aile yapısını, biçimsel bir ahlakı, en çok da biçimsel bir dindarlıkla, şekilden ibaret bir milliyetçiliği çıkararak toplumu ayakta tutmaya çalışırlar. Bazen de yöntemleri, refahı kısmen artırmak, körüklenen bir tüketim çılgınlığıyla yalnızlık duygusunu geçiştirmeye çalışmaktır.

Kısmen bilinçli biçimde başvurdukları, kısmense kendiliğinden gerçekleşen önemli bir çıkış yolları daha vardır: Yabancılaşmış düzene muhalefet edebilecek gelişmiş, eğitilmiş kafaların çoğunu etkisizleştirme. Onun da iki yolu bulunuyor. Birincisi sopa, ikincisi satın alma. Türkiye’de oligarşi sopayı, işkenceyi, yasaları bu yolda bolca kullandı. Ama son 25 yılda asıl ikincisinde çok ustalaştı. Satın alınmayı dört gözle bekleyen karaktersiz bir “aydın” kuşağı sayesinde maharetine maharet kattı.

Marx’ın yazmadığını artık biz yazabiliriz: Sanat ve düşünce ortamı da bir pazardır artık, piyasanın alelade metası derkesine düşmüş ürünler üstünden kendi hükmedici kurallarını yaratan, topluma yabancı, daha ötesi toplum düşmanı birer üst yapı kurumu haline gelmişlerdir. Burada genel büyük bir piyasa ve o piyasanın değişik katmanları söz konusudur. Toplumun en çok satın aldığı ürünler, sanatsal “yaratı” veya düşünce veya bilgi olarak üretilmesi en çok teşvik edilen ve en çok kazandıran ürünlerdir. Kapitalist, üstelik neredeyse alternatifsiz bir kapitalist düzende, toplum kendine en zararlı, kendini en çok yozlaştıracak, kendini en çok bitirecek ürünleri en büyük iştahla istemektedir. Onu doyurmayı hedefleyen, bu yolla güç ve para kazanan bir medya, bir sanat çevresi, oligarşi ile iç içe geçmiş bir zümre, tüm özgürlükleri soluksuz bırakmakta, bir yandan da sahte bir özgürlük edebiyatı yapmaktadır.

Kitabı meta olarak gören zihniyet düşüncede de özgür değildir, düşünce özgürlükçüsü hiç değildir. Piyasa sanatçısının özgürlüğü daha işe başlarken kısıtlanmıştır. Belli düşünceleri savunanların büyük bölümü, o düşüncelere de yabancıdır, o düşünceler birer mal olduğu için, kendilerine zenginlik kazandırdığı için, onları savunmayı sürdürmektedir.

“5. sanattan 5. Kola: Orhan Pamuk” adlı kitabımızın medyada bahsinin, özellikle “düşünce özgürlükçüsü” çevrelerce bilinçli biçimde engellendiğini, sadece ve sadece bu yöndeki sahteciliği teşhir amacıyla internet ortamında duyurmuştum. PEN yönetimi bu kısa yazıyı Web sayfasına koymuş. Fakat ondan sonra ne gürültü kopmuş! Telefonlar, aşağılamalar, tehditler… Hepsi de malum 301. madde “özgürlükçülerince”. Yazı birkaç gün sonra sayfadan kaldırıldı.

Sanatın, yaşamak zorunda olduğumuz düzende elbette ticari bir yönü vardır. Sanatçı ürettiği ürünle geçimini sağlayacak düzeye gelirse, bu da sanat için tabii ki bir kazanım olarak geri dönecektir. Karşı çıktığımız o değil. Böyle bir zorunluluk olduğu için bunu sürekli bir tartışma konusu, bir rahatsızlık nedeni olarak dile getiren ve olabildiğince az kirlenmeye çalışan bir azınlık sanatçı kitlesi hala var. Ama çoğunluk, “kural bu, düzen bu!” diye kirlilikten alabildiğine nasiplenmeye bakıyor, dahası pazarın çirkin kurallarını daha da çirkinleştiriyor.

Sanat epeyce bir zamandır topluma yabancı ve toplum düşmanı bir örgütlenmedir derken kastettiğim işte budur. Böyle bir “özgürlükçü” şebekeciliği, böyle bir sanatı parça parça etmek için elimizden gelen tüm çabayı göstermemizin zorunluluğu açıktır ve esasen yukarda bahsettiğim kitabımız da bu çabanın bir parçası gibi görülmelidir. Yazdıklarımdan, daha mücadeleci, “daha sol” bir edebiyatı savunduğumu çıkaranlar var. Önyargılı, kalıpçı bir anlayış. Mücadeleciliği, “daha çok solcu” olmayı savunmak bir sanat eserini tek başına ne zenginleştirir, ne de güzelleştirir. Sanatı insana yabancılaşmış olmaktan kurtaracak olan şey, onu gerçek anlamda özgürleştirmektir. O da sağ, sol veya liberal, ne biçimde önümüze çıkarsa çıksın, piyasa sanatına karşı ciddi bir karşı duruşu gerektirir. Sanat her dönem piyasayı umursamayan, toplumu sarsan kafalarla nitelik kazanır.

Yazar: Kaan Arslanoğlu

Kaynak: http://www.mevsimsiz.com/ay/eserdetayka.asp?WorkID=57




===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================

0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz: