Mektup 20 aralık 2007
Sevgili dostlarım…
İnsanlar aslında sadece insanlar. Doğal ve basit istek ve ihtiyaçları var onların doyurulması (koşullara göre) bazen kolay bazen de zor olan. Bunları sıralamak mümkün değil tabi, hem zaten hepsi hakkında bir şeyler yazmak mümkün olsa da çok ta kolay değil. Bunlar hakkında bir yazı yazmak niyetinde de değilim aslında ben. Bunlardan birini veya birkaçını tatmin etmeye yarayan bir araç hakkında yazacağım. Aslında yapacağım şey yaptığım şey hakkında aslında şu anda yapmakta olduğum şeyi yapmak. Komik bir cümle oldu değil mi? “Yazarken” bende çok eğlendim açıkçası. İşte bahsettiğim şey de bu; yazmak…
Önce çoğumuzun çok az yaptığı bir şeyle başlamak istiyorum lafa; okumak…
Yazmayı aslında bir nevi ölümsüzlük iksiri olarak düşünecek olursak eğer aslında insanlar yaklaşık 32.000 yıldır yazıyorlar. Tabii bir sürü nedeni olabilir bunun, kesin bir şey söylemenin (tamamen ben söyleyemiyorum diye) imkânsız olduğu düşüyorum. Mesleği, bunu araştırmak olan bilimcilere(arkeologlara) göre ilk resim ve heykel ve oymalar otuz bin yıl öncesine dayanır. O dönemde insanların manevi ihtiyaçlarının asgari olduğunu düşünürsek eğer bunu yapmanın kendi varlığını kendisinden sonraki nesillere aktarmak ve de bundan bağımsız düşünemeyeceğimiz bir olgu olan tanrıya teşekkür etmekten başka bir tek sebep geliyor, o da beklide şekil itibariyle güzel bir şeyler yapmanın gururuyla hayatı daha güzel yapma arzusudur. Aslında uzun uzun yazmama rağmen konuşmak istediğim şey bu değil. Bugüne gelmek için neden bu kadar geriye gittiğimi de hala anlayabilmiş değilim. Yazıyı kısaltmak için “bacağının kırılması pahasına merdiveni beşer beşer ineceğim” artık. Gelelim milattan önce 3300 yıllarına. Rivayete göre o zamanlarda, Sümerler diye andığımız bir topluluk ilk yazıyı kullanmış. Aslında teknik olarak o zamana kadar yaptıkları şeyi pek değiştirmeden, resimleri biraz daha sistemli bir şekilde kullanarak çivi yazısı diye andığımız teknikle yazışmaları ve yıllıkları kâğıda geçirmeye başlamışlar. Bununla birlikte yazı amacını ve niteliğini değiştirmiş. Artık yılın bu zamanlarında havanın nasıl olacağını daha doğrusu bu zamanların yılın ne zamanları olduğunu(yağmur zamanı, hasat yamanı vesaire…) yıllıklardaki tariflere bakarak anlar olmuşlar.
Tarihte en sevdiğim topluluk olan Sümerler, yazıyı bulmakla kalmamış aslında ilk edebiyatın ilk yazılı eserlerinizde kâğıda geçirmişler. Bunlardan biri karanlığa karşı verdiği savaşıyla bize emperyalizme karşı mücadelemizde ve sömürüsüz dünya hayallerimizde esin kaynağı olan Gılgamış destanını da kaleme almışlar. Bu o dönem yazılanlardan bir tanesi sadece aslında. Tarihe çoğu hiç bulunamamış bir sürü şiir ve farklı türlerde yazılı eserler bıraktıkları söylenir.
Aslında edebiyatın ilk yazılı eserlerini bize bırakmış olmasalar beklide tarihte en gıcık olduğum topluluk olacaktı Sümerler. Eğer yazının bir dönem en çok ticari anlaşmalarda ve savaş ilanlarında kullanıldığını düşünürsek bunların hepsinden onları sorumlu tutup insan ırkının geçmişini bir yalanla örterek kendimizi daha iyi hissedebilirdik mesela. Bu da bu paragrafın ilk cümlesinin gerekli ve yeterli koşuludur. Ama düşünsenize, “seni seviyorum” ile biten ya da “sevgili dostum” ile başlayan uzun metinlerin hayalleri bile kurulamazdı. Gerçi onlar bulmasalardı ben kesin bulurdum yazıyı nasılsa, tabi önemli olan da bu değil. Aslında bu yazıda önemli olan şeyden bahsetmeye başladım bile…
Yazını başlığına bir bakan herkes bu yazının mektup hakkında olduğunu ve hatta aslında sana bir mektup olduğunu anlayacaktır.
Bir dakika dur… Bahsetmeden geçemeyeceğim mektuba. Aslında mektup hakkında çok fazla bir şey yazamayacağım galiba ama yinede bahsetmek istiyorum bir şeyden. Biliyorsun teknoloji iletişimin de birbirine alternatif olmaya başlayarak farklı pazarlara dönüşen yöntemlerini üretiyor. Bunlardan birisi MSN. Çok fazla konuşmadan yazı dilimize yeni kattığı bir takım ifadelerden bahsetmek istiyorum. İlerici veya tembelleştirir falan demek istemiyorum aslında ama bazı kalıplaşabilitesi yüksek cümleleri, iki veya üç karakterlerle ifade etme geleneği yarattı. Mesela “şu an ne kadar çok mes-ud olduğumu kelimelerle anlatamam Nalân“ yerine sadece “:D Nalân” Demen yeterli artık. Bir örnek daha vermek istiyorum, mesela internet üzerinde yaşadığınız aslında olmayan ilişkinizden sıkıldığınız zaman “sana açıklayamayacağım birtakım sorunlar var Nalân, ben aslında körüm dişlerimi klozetteki suyla fırçalıyorum” diyebilirsiniz, hatta istediğiniz kadar abartabiliyorsunuz bunu ve bütün bu saçmalıkların sonuna “ :’( “ ifadesini koyunca aslında sizin gibi yaklaşık otuz beş tane, daha önce hiç dokunmadığı sevgilisi olan Nalân’ı yaşlı gözlerinizle aldatıp onun size acımasını ve aranızdaki ilişkinin “dostluk” çerçevesinde yürümesini sağlayabilirsiniz mesela. Hem “biliyorum üzgünsün ama benim sana verdiği ızdırabın bendeki yankısı kadar büyük bir acıyı hayal bile edemezsin Nalân. Doğa aşkımıza mani oldu ve ona karşı koymaya gücümüz yok…” gibi yalanları sıralayıp sonuna “çok üzgünüm Nalân” ı yapıştırmak için sarfedecegin enerjiyi monitörün yanındaki çerez tanelerini çiğnerken kullanabiliyorsun ya da göbeğe bir gram daha yağ olarak ekleyebiliyorsun. Daha bir sürü kısa yol ve duyguları ifade edecek uzun cümlelerin uyduruk sürümlerinin anlamlarını ifade eden karakter topluluğu mevcuttur.
Öyle bakma bu benim kısa kesmiş halim…
Tamam, özür dilerim, gelelim mektuba…
İlk ne zaman yazıldı bilmiyorum, aslında googledan bakabilirim ama gerek yok, daha doğrusu önemli değil. Muhtemelen ilk olarak ülkelerin kralları yada padişahları arasında haber, uyarı, tebrik, davet veya savaş ilanı olarak yazılmış ve sonra insanların ve ailelerin kendi öz tarihlerini yazdığı duygulu kelime yığınlarına dönüşmüştür zamanla. Ben daha çok mektubun geç tarihi ile ilgileniyorum.
Zamana ve onunla birlikte hızla gelişen teknolojiye karşı direnemeyen çoğumuzun çocukluktan hatırladığı bir hikâye olan arabanın çarpmasıyla bacağı kırılan atın çığlılarını atarak ruhumuzda acısı çoktan dinmiş gibi görünen ama yeri doldurulamaz bir sızıdır mektup. Bütün alternatiflerine rağmen sevdiğinize onun sevdiğinizi söylemenin hala eni iyi yoludur mektup. Son zamanlarda çevremde başka hiçbir alternatifi olmaması dolayısıyla tekrar kullanılmaya başlandı tekrar. Dostlarım, kardeşlerim hapse girdiler ve sadece güvenlik, eşitlik, bilimsellik, bilinmek, tanınmak ve biraz olsun özgürlük istediler, istedik. Suçları bağışlanamazdı tabii ki, cezalandırılacaklardı. Aylarca cezaevinde tutuldular. Mektup beklediler bizden. Hani bir alternatifini de ürettik zamanla, radyolardan istek parçalara küçük notlar iliştirip onlara gönderdik birkaçken ama mektubun yerini tutar mı ki bu? Tutmaz tabii. Tutmadı da. Her posta günü kapıyı gözledi kardeşlerim. Erkenden kalkıp sanki yıllardır görmedikleri bir dostları gelecekmiş gibi saygıyla ellerini yüzlerini yıkadılar ve tranş oldular belki. Geriye kalan son temiz kıyafetlerini giydiler mesela. Ben de orada olmak ve o satırların üzerindeki kelimelerin gözyaşlarıyla dağılmış mürekkep lekelerine dönüştüğünü görmek isterdim inan dostum. Beklide bana bir dilek hakkı verseler yazdığım ama gönderemediğim bütün o mektupları göndermiş olmayı dilerdim.
Dostum, dostlar hiç birbirine yalan söylemez değil mi? Ama avukatlar söyledi, onların suçu değil tabii ama biz bunu istedik ama olmadı, ilk iki mahkemede de çıkmadılar bütün mektuplar birer yalan oldu, yalanlar dolaplara gizlendi, ama o yalanlar kadar duygulu bir SMS(short message service-kısa mesaj servisi) hayal edemiyorum.
Gönderilmemiş her mektup aslında verilmemiş birer sözdür, yaşanılmamış bir hayat, yazılmamış bir tarih ve görülmemiş bir kabustu o zamanlar. Budalalık benimkisi, sanki o günler bitmiş gibi yazıyorum, biliyorsun kardeşimiz memed içerde bu sefer ve ona içinde hiç yalan olmayan bir mektubum var haftalardır göndermediğim, alışkanlık gibi bir şey oldu bu galiba.
Göğün aydınlığının flüoresanları bastırdığı saatlerde bitmeli yazılar artık, az zamanım kaldı…
“Mektup” demek istiyorum yine dostum. Bu sefer mahpushaneye, yoldaşıma, yada dünden yarına değil, bu sefer sana yazıyorum, aynı memedime yazdığım gibi…
Kardeşim;
En güzel özgürlük düşünü biz kurduk hep, en kötü günlerimizden en güzel en duygulu şiirler doğdu. Her zaman güçlüydük hiçbir zaman yılmadık…
…
Özgürlüğümüzü gerçek özgürlüğe armağan ediyoruz şimdi kardeşim. Bunun bilinciyle hareket etmeni ve kendine dikkat etmeni istemekten başka bir şeyler yazmak gelmiyor içimden, zayıflığımı bağışla ve gerekirse ayıpla şimdi ama güçlü ol…
…
Sevgili yoldaşım, canım kardeşim, dostum… Malum, ilk mektup kısa kesmek adettendir, adetten olan bir şey daha var oda mektubun şiir sonu ama bu sefer ben yazmayacağım çalacağım ve bundan utanmayacağım…
Sağlıcakla kal,
Kardeşin Sertaç
FAKÜLTENİN ÖNÜ
Fakültenin yanı demirden köprü
Fakültenin önü bir sıra kavaktı
Biz bir garip yiğit kişiydik
Bütün hürriyetler bizden uzaktı
Faşistler camlara yürüdüler
Kürsüleri kırdılar, höykürdüler
Tığ teber şahı merdan
"Tanrı Dağı kadar Türktü bunlar
Hıra Dağı kadar Müslüman." Ve de kanlı bıçaklı düşman
........................
........................
Gökler ışıyordu yer yer
Ortalık ala şafaktı.
Enver Gökçe
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
Herşey bu kadar zor mu??
-
Düşünceleri toplamak ve bu yazıyı yazmak.. Ne kadar zor. Bu ne bir isyan ne
bir sitem. Sadece anlamaya çalışıyorum. Kimseyi kırmadan incitmeden içimden
gel...
5 ay önce
0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder