BUGÜNLERİ YARINA TAŞIYABİLMEK , YARINLARI BUGÜNDEN ARINDIRABİLMEK
“Yarın için sebepler arıyorum”
Yaşam , süreçtir
“Yaşam”ın sözlüksel anlamı ; doğumdan ölüme kadarki süreçtir . Bir zaman dilimini anlatır . Fakat kelimeye yaşanmışlıkların yükü de yüklenmiştir .
Tinsel yaşam
Doğanın diyalektiğini kavrayan herkes bilir ki , yaşam hep vardır , sürekli devinim halindedir ve enerji sürekli biçim değiştirir , hiç bitmez , ( enerjinin başlangıç ve bitişi belirsizlikleri hariç ) . Başlangıçtaki tanımdan da anlaşılacağı üzere bizim popüler anlamda algıladığımız anlamıyla “yaşam” , tinsel gerçekliğimizin var olma sürecidir .
Sebepler aramak
Böyle bir yazı hazırlama fikri geldiğinde önce düşündüğüm şey , neden yaşadığımız değil de neden bu soruyu sorduğumuz oldu . .
Yaşamın sebebini , anlamını aramak yüzyıllardır filozofların zihinlerini meşgul etmektedir . Bu arayışın somutluklarını tekil bilimlerde görmek oldukça zor olduğundan , bu arayışların gereksizliğini vurgulayan çokça da söz işitmişizdir .
Yaşamın sebebini , anlamını aramak yüzyıllardır filozofların zihinlerini meşgul etmektedir . Bu arayışın somutluklarını tekil bilimlerde görmek oldukça zor olduğundan , bu arayışların gereksizliğini vurgulayan çokça da söz işitmişizdir .

Çiçek de olabilirdik cam da ..
Doğasal rastgeleliğin sonucu olarak çeşitli düzen ve düzensizlikler meydana geliyor . Bunların arasındaki karşıtlık ( gerilim ) olayı ve durumu belirliyor . Bizim de tinsel varoluşumuz böyle bir tarihe sahip .
Bizler doğanın birer yapıtaşıydık . Bu şekilde ( insan olarak veya sahip olduğumuz başka fiziksel özelliklerimizle ) biçimlenmek bizim bilinçli tercihimiz değildi . Çiçek de olabilirdik , cam da , çanak da , hamam böceği de …
Bizler doğanın birer yapıtaşıydık . Bu şekilde ( insan olarak veya sahip olduğumuz başka fiziksel özelliklerimizle ) biçimlenmek bizim bilinçli tercihimiz değildi . Çiçek de olabilirdik , cam da , çanak da , hamam böceği de …
Kendimize ve ötekilere inandırma kılıfı
İşte bu soruyu neden sorduğumuzun cevabı da edilgin olduğumuz bu düzlemde , aslında varoluşumuzu kendi isteğimizle ve bir sebebe dayanarak sürdürdüğümüzü kendimize ve ötekilere inandırma kılıfı olabilir . Aynı zamanda aslında neleri istediğimizi , kendimizi dipte hissederken bile bizi yaşama bağlayan şey(ler)in ne olduğunu anlamamıza yardımcı olabilecek samimi ve zor bir soru niteliği de taşıyor .
Edilgen – Etken
Tinsel yaşamına başlamak açısından edilgen olan insan sürdürme konusunda kendisine dair daha etken karar mekanizmalarında yer alabilir .
Neden yaşıyor ? Elbet vardır bir şeyler
Neden yaşıyor ? Elbet vardır bir şeyler
Bazen yerinde olmak istemeyeceğimiz bir insan görürüz . “Neden yaşadığı” sorusu zihnimizden akıp gider çoğu zaman “ elbet vardır bir “şey”ler “( sebep ) diye düşünerek , geçiştirerek . Buradaki kişinin somut “şey”leri kendi dipnotlarında saklı olsa bile soyut bir zeminde dışarıdan algılanabilecek bir takım sebepleri vardır .
Umut , var eder , bugünü yarına taşır
Aslen şizofren olan insanın varolmayı sürdürmesinin en kapsayıcı sebebi de umuttur . Yani o andaki isteklerinin , hayallerinin bir sonraki anda gerçekleşebilme ihtimaline inanmaktır . Bunun gündelik hayattaki somut karşılığı , zaman – mekan koşullarına göre değişir . Şizofren olmasaydı insan , umut olmazdı . Çünkü insan önce hayalini kuruyor , yaratıyor , sonra ona değerler yükleyip inanıyor , motive oluyor .
Edimler yoksa , zaman bir ırmak sen de bir yaprak …
Umutlar , edimlere dönüşmedikçe erir , inancını kaybedip “salt isteğe” bürünür . Artık tinsel yaşam yoktur . Yalnız zaman vardır . Zaman akıp gider . Sen de onunla , bilmediğin bir yere gidersin . Artık edilginsindir .
Yaşama isteğinin tükeneceği düzlem de burasıdır . Yapmayışların , inanmayışların , özneleşemeyişlerin , onaylanamayışların , yani yaşamayışların düzlemi . Bu düzlem uzakta değil . Günümüz yaşantısı , kişilerin yaşam pratikleri bu düzlemi dar bir açıyla kesiyor .
Son olarak ; bu dar çalışmada üzerine düşünüp de içinden çıkmaya cesaret edemediğim birkaç soru(n) :
Yaşama isteğinin tükeneceği düzlem de burasıdır . Yapmayışların , inanmayışların , özneleşemeyişlerin , onaylanamayışların , yani yaşamayışların düzlemi . Bu düzlem uzakta değil . Günümüz yaşantısı , kişilerin yaşam pratikleri bu düzlemi dar bir açıyla kesiyor .
Son olarak ; bu dar çalışmada üzerine düşünüp de içinden çıkmaya cesaret edemediğim birkaç soru(n) :
Hayvanlar yaşamak ister mi ? İsterse neden ?
“Neden” sorusu neden sorulur ?
“İntihar” hangi çelişki veya doymuşluğun sonucu meydana gelir ?
______ Serdar , serdaryturkmen@gmail.com ________
______ Serdar , serdaryturkmen@gmail.com ________
2 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
fırtına dergisi ekibine
sizler çöp tenekesindeki parlayan elmaslarsınız...
Sosyalizm Neden Gerekli ?
Albert Einstein
(Fizikci Albert Einstein'in bu yazisi, ABD'de yayinlanan Monthly Review adli aylik derginin Mayis 1998 tarihli 50. cilt, 1. sayisindan alindi. Yazi, ilk olarak ayni derginin ilk sayisinda ilk yazi olarak, 1949'da yayinlanmisti.)
Birey, toplumda oyle bir konumda ki, maskeler takmasina yol acan egoist durtuleri surekli tetikleniyor; yaradilis olarak daha zayif olan toplumsal guduleri ise surekli kotuye dogru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tum insanlar, bu surec nedeniyle aci cekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmlari olduklarindan habersiz, kendilerini guvencesiz, yalniz ve yasamin o saf, basit ve yalin guzellikleri ellerinden alinmis hissediyorlar. Ben, bireylerdeki bu tahribati kapitalizmin en korkunc kotulugu olarak goruyorum. Bu buyuk kotulukleri saf disi edecek sadece tek bir yol olduguna inaniyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yoneltilmis bir egitim sisteminin eslik edecegi sosyalist bir ekonominin kurulmasidir.
Ekonomik ve sosyal konularda uzman olmayan birinin sosyalizm hakkinda gorus belirtmesi uygun olur mu? Bircok nedenden oturu ben, uygun olduguna inaniyorum. Sorunu ilk once bilimsel bilginin bakis acisindan ele alalim. Astronomi ile ekonomi arasinda hicbir temel metodolojik farklilik yokmus gibi gorunebilir: Her iki alanda da bilim adamlari, belli gorunguler arasindaki baglantiyi mumkun oldugunca anlasilir kilmak icin, sinirli belli bir gorungu grubu icin genel kabul gorecek yasalari kesfetmeye calisirlar. Oysa aslinda boyle metodolojik farkliliklar bulunmaktadir. Ekonomi alaninda genel yasalar bulunmasi, gozlenen ekonomik gorungunun, yalitik olarak degerlendirilmeleri cok zor olan bircok faktor tarafindan etkileniyor olmasi nedeniyle guclesir. Ayrica, insanlik tarihinin sozde cagdas donemi olarak adlandirilan donemin baslangicindan bu yana birikmis deney, cok iyi bilindigi gibi, nitelik olarak ekonomiyle ozel bir iliskisi olmayan nedenlerden etkilenmis ve o nedenlerle sinirlanmistir. Ornegin, tarihteki buyuk devletlerin cogunlugu varliklarini fetihlere borcluydular. Fatih halklar, kendilerini yasal ve ekonomik olarak, fethedilmis ulkenin imtiyazli sinifi durumuna getirdiler. Toprak sahipligi tekelini aldilar ve yine kendi saflarindan bir rahiplik kurumu olusturdular. Rahipler, egitimi kontrol edip, sinif ayrimini kurumsallastirdi ve sosyal davranislarina yon verdikleri genis olcude bilincsiz halki gudecek bir degerler sistemi yarattilar.
Ama denilebilir ki, tarihsel gelenek daha dun baslamistir; Thorstein Vebren'in insan gelisiminin "yirtici donemi" olarak adlandirdigi seyin ustesinden hicbir yerde gelebilmis degiliz. Gozlemlenebilir ekonomik olgular bu asamaya aittirler ve onlardan cikardigimiz yasalar da diger asamalar icin uygulanabilir degildir. Sosyalizmin asil amaci tam da bu durumun ustesinden gelmek ve insan gelisiminin yirtici donemini asmak olduguna gore, ekonomi bilimi, mevcut haliyle, gelecegin sosyalist toplumuna pek fazla isik tutamaz. Ikinci olarak, sosyalizm sosyal-ahlaki bir amaca dogru yoneltir. Bilim ise amaclar yaratamaz ve onlari insana asilayamaz; bilim, olsa olsa, belli amaclara ulastiracak araclari sunabilir. Fakat amaclarin kendileri, yuce ahlaki ideallere sahip kisilikler tarafindan tasarlanir -eger bu amaclar olu dogmus degil, aksine canli ve guclu iseler- ve yari bilincsiz bir bicimde, toplumun yavas evrimini belirleyen cok sayidaki insan tarafindan benimsenir ve ileriye dogru tasinir.
Bu nedenlerle, sorun insan sorunlarina dair oldugu zaman, bilimi ve bilimsel yontemleri abartmamaya dikkat etmeli, toplum orgutlenmesini etkileyen sorunlar uzerinde soz soyleme hakkinin yalnizca uzmanlarda oldugunu sanmamaliyiz. Bir suredir, sayisiz ses, insan toplumunun bir krizden gecmekte oldugunu ve istikrarinin ciddi bir bicimde tahrip edildigini soyluyor. Boylesi bir durumda bireylerin kendilerini, ait olduklari kucuk ya da buyuk gruba kayitsiz, hatta dusman hissetmesi karakteristiktir. Soylemek istedigimi daha iyi anlatabilmek icin, kisisel bir deneyimimi aktarmak istiyorum. Gectigimiz gunlerde, zeki ve iyi niyetli birisiyle yeni bir savas tehdidi uzerinde tartisiyorduk. Bana gore, insan varligini ciddi bir bicimde tehlikeye atacak olan bu tehdidi onlemenin tek yolu, uluslarustu bir orgutlenmeydi. Bu sozlerim uzerine, ziyaretcim, oldukca sakin ve sogukkanli bir bicimde, bana, "Insan soyunun yok olmasina neden bu kadar karsisiniz?" dedi.
Eminim ki, bundan yuz yil once, hic kimse, bu turden bir sozu bu kadar dusunmeden sarf etmezdi. Bu soz, kendi icinde bir denge kurmak icin bosu bosuna cabalamis ve sonunda, az ya da cok, basari umudunu yitirmis birisinin ifadesidir. Bugunlerde cok sayida insanin yasadigi o acili yalnizlik ve yalitilmisligin dile getirilmesidir bu. Peki bunun nedeni ne? Bir cikis yolu var mi? Bu sorulari sormak kolay, onlara garantili bir yanit bulmak zordur. Yine de, duygu ve ugraslarimizin cogu kere birbirine celisik ve anlasilmaz oldugunu, basit ve kolay formullerle dile getirilemeyeceklerini bilmeme ragmen, bu soruyu yanitlamaya calisacagim. Insan, ayni zamanda hem tek basina, hem de toplumsal bir varliktir. Tek basina bir varlik olarak, kendisinin ve ona en yakin olanlarin varligini korumaya, kisisel arzularini tatmin etmeye ve dogustan olan yeteneklerini gelistirmeye calisir. Toplumsal bir varlik olarak ise, diger insanlarin onayini ve sevgisini kazanmaya, zevklerini paylasmaya, uzuntulu anlarinda onlari teselli etmeye ve onlarin yasam kosullarini iyilestirmeye cabalar. Insanin o ozel karakteri bu cesitli, sik sik celisen cabalarin varligi sayesinde olusur ve bunlarin ozgul bilesimleri, bireyin, kendi ic dengesini saglama ve toplumun gelecegine katki yapabilme duzeyini belirler. Bu iki durtunun goreceli gucunun, esas olarak kalitim tarafindan belirlenmis oldugu kuvvetle muhtemeldir. Fakat sonunda ortaya cikan kisilik, genis olcude, insanin gelismesi sirasinda kendini icinde buldugu cevre, icinde yetistigi toplumun yapisi, o toplumun gelenekleri ve belli davranis turlerini onaylamasi tarafindan bicimlenir. Soyut "toplum" kavrami, birey icin, cagdaslari ve daha onceki kusaklar ile dogrudan ve dolayli iliskilerinin toplami demektir. Birey kendi basina dusunebilir, hissedebilir ve gayret sarf edebilir; ancak fiziksel, entelektuel ve duygusal bir varlik olarak topluma oylesine baglidir ki, onu toplum cercevesi disinda dusunmek ya da anlamak mumkun degildir. Insana yiyecek, giyecek, ev, is aletleri, dil, dusunce bicimleri ve dusuncenin icerdiklerinin cogunu saglayan toplumdur. Insanin yasami, hepsi de o kucucuk "toplum" sozcugunun ardina gizlenmis olan gecmisteki ve bugunku milyonlarin caba ve basarilari ile olanakli kilinir.
Demek ki, bireyin topluma bagimliligi, tipki karinca ve ari orneklerinde oldugu gibi, yok edilemeyecek bir dogal olgudur. Bununla birlikte, karinca ve arilarin tum yasam sureci, en kucuk ayrintisina dek, kati kalitsal icguduler tarafindan belirlenmisken, insanin sosyal seyri ve karsilikli iliskileri cok cesitlidir ve degisime aciktirlar. Bellek, yani yeni bilesimler olusturma yetenegi ve sozlu iletisim, insanlar arasinda, biyolojik gereksinimlerin dikte etmedigi gelismeleri mumkun kilmistir. Bu turden gelismeler kendilerini gelenekler, kurumlar ve orgutlenmelerde; edebiyatta, bilimsel ve muhendislik basarilarinda, sanat yapitlarinda gosterir. Bu durum bize, insanin kendi davranislari sayesinde kendi yasamini etkileyebildigini ve bilincli dusunce ve arzulamanin bu surecte nasil rol oynadigini belli bir noktaya kadar aciklar.
Insan, dogarken, kalitim sayesinde, insan turune ozgu dogal guduler de dahil olmak uzere, sabit ve degismez oldugunu dusunmemiz gereken biyolojik bir anayasa edinir. Ayrica, yasam suresi boyunca, iletisim ve diger etkilenmeler yoluyla toplumdan adapte ettigi kulturel bir anayasa da kazanir. Degisime acik olan ve birey ile toplum arasindaki iliskiyi buyuk olcude belirleyen de bu kulturel anayasadir. Modern antropoloji bize, sozde ilkel kulturlerin karsilastirmali incelenmesi sayesinde, insan sosyal davranislarinin, yaygin kulturel modellere ve toplumda egemen orgutlenme tiplerine bagli olarak buyuk farkliliklar gosterebilecegini ogretmistir. Bu temelde, insan turunun yasama kosullarini iyilestirmeye calisanlar umutlarini suna baglayabilirler: Insan, biyolojik anayasasi geregi, birbirini yok etmeye ya da kendi yarattigi insafsiz bir yazginin kurbani olmaya mahkûm edilmis degildir. Insan yasamini mumkun oldugunca yetkinlestirmek icin toplumun yapisinin ve insanin kulturel durusunun nasil degistirilmesi gerektigini soracak olursak, degistiremeyecegimiz bazi kesin kosullar oldugu gerceginin surekli bilincinde olmaliyiz. Daha once belirtildigi gibi, biyolojik insan dogasi, ne amacla olursa olsun, degisime acik degildir. Ustelik, son birkac yuzyilin teknolojik ve demografik gelismeleri, artik kalicilasan bazi kosullar yaratmistir.
Varliklarini surdurebilmek icin zorunlu olan metalara bagli olan gorece kalabalik yerlesimli toplumlarda, asiri bir isgucu bolunmesi ve cok merkezilesmis bir uretim aygiti kesinlikle gereklidir. Geriye baktigimizda, simdi sadece bir masal gibi gorunen, bireylerin ya da gorece kucuk gruplarin kendi kendilerine yettikleri o donemler, bir daha geri gelmemek uzere kapandi. Insanligin, gezegen capinda bir uretim ve tuketim toplumu haline geldigini soylemek abarti olmayacaktir. Bu noktada, zamanimizin krizinin ozunu neyin olusturdugunu kisaca dile getirmek istiyorum. Bu oz, bireyin toplumla iliskisine dair. Birey, topluma olan bagimliliginin her zamankinden daha cok bilincine varmistir. Fakat o, bu bagimliligi olumlu bir ozellik, organik bir bag, koruyucu bir guc olarak degil; aksine, dogal haklarina ve hatta ekonomik varligina yonelik bir tehdit olarak goruyor. Ustelik, toplumda oyle bir konumda ki, maskeler takmasina yol acan egoist durtuleri surekli tetikleniyor; yaradilis olarak daha zayif olan toplumsal guduleri ise surekli kotuye dogru gitmekte. Toplumdaki konumu her ne olursa olsun tum insanlar, bu surec nedeniyle aci cekiyorlar. Kendi bencilliklerinin mahkûmlari olduklarindan habersiz, kendilerini guvencesiz, yalniz ve yasamin o saf, basit ve yalin guzellikleri ellerinden alinmis hissediyorlar. Insanin, o kisa ve tehlikelerle dolu yasamini anlamlandirmasinin tek yolu, kendini topluma adamasidir.
Bence kotulugun gercek kaynagi, kapitalist toplumdaki mevcut ekonomik anarsi. Onumuzde koca bir ureticiler toplulugu goruyoruz; bu toplulugun uyeleri ise, durmaksizin birbirlerini, kolektif emeklerinin sonuclarindan mahrum birakmak icin cabaliyorlar. Bunu zor kullanarak degil, yasalasmis kurallara koru korune inanarak gerceklestirmekteler. Bu baglamda, uretim araclari -yani, tuketim metalari ve ek sermaye metalari uretmek icin gereken uretim kapasitesinin butunu- yasal olarak bireylerin ozel mulkiyeti olabilmekteler ve oyleler.
Daha kolay anlasilsin diye, asagidaki tartismada -kelimenin alisilagelmis gunluk kullanimina tam olarak denk dusmemesine ragmen- uretim araclarinin sahibi olmayanlarin tumunu "isciler" olarak adlandiracagim. Uretim araclarinin sahibi, iscinin isgucunu satin alir konumdadir. Isci ise, uretim araclarini kullanarak, kapitalistin mulkiyeti haline gelen yeni metalar uretir. Bu surecteki temel nokta, iscinin urettigi ile karsilik olarak aldigi arasindaki iliskidir; bunlarin her ikisi de gercek deger olculeriyle belirlenir. Is akdi ne kadar "serbest" olursa olsun, iscinin aldigi ucret, urettigi metalarin gercek degeri tarafindan degil; iscinin asgari ihtiyaclari ile kapitalistlerin, is bulmak icin birbiriyle yarisan iscilerin sayisina bagli olarak, isgucune duydugu gereksinim tarafindan belirlenir. Iscinin ucreti, teoride bile, urettiginin degeri tarafindan belirlenmez.
Ozel sermaye, kismen kapitalistler arasindaki rekabet, kismen de teknolojik gelisme ve emegin giderek gelisen isbolumunun, kucuk olanlar aleyhine daha buyuk uretim birimlerinin olusumunu tesvik etmesi nedeniyle, az sayida elde yogunlasma egilimindedir. Bu gelismelerin sonucu ise bir ozel sermaye oligarsisidir; bu sermayenin olaganustu gucu, demokratik yoldan orgutlenmis siyasi bir toplumda bile denetim altinda tutulamaz. Yasama organi uyeleri siyasi partiler tarafindan secilmektedir; bu partiler ise buyuk oranda ozel kapitalistler tarafindan finanse edilmekte ya da onlardan etkilenmektedir. Yani ozel kapitalistler, secmenler ile secilenleri birbirinden ayirir. Sonucta halkin temsilcileri, nufusun olanaklari kisitli bolumunun cikarlarini yeterince korumazlar. Ayrica, ozel kapitalistler, mevcut kosullar altinda, temel enformasyon kaynaklarini dogrudan ya da dolayli olarak kontrol ederler: Basin, radyo, egitim. Bu nedenle, birey-vatandas icin nesnel sonuclara ulasmak ve siyasi haklarini zekice kullanmak son derece zor, hatta genellikle neredeyse olanaksizdir.
Demek ki, sermayenin ozel mulkiyetine dayanan bir ekonominin baskin niteligi iki ana ilke tarafindan belirlenir: Birincisi; uretim araclari (sermaye) ozel mulk sahiplerinin elindedir ve sahipleri bunlari istedikleri gibi kullanirlar. Ikincisi, is akdi serbesttir. Elbette, bu baglamda, saf bir kapitalist toplum yoktur. Altini cizmek gerekir ki, isciler, uzun ve siddetli bir siyasi mucadele sonucunda, belli isci kategorileri icin daha gelismis bir "serbest is akdi" elde etmeyi basarmistir. Fakat bir butun olarak ele alindiginda, gunumuz ekonomisi "saf" kapitalizmden pek de farkli degildir. Uretim fayda icin degil, kâr icin surdurulur. Calisabilecek durumda olan ve bunu isteyen herkesin her zaman is bulabilmesi mumkun degildir; hemen her zaman bir "issizler ordusu" vardir. Isci devamli isini kaybetme korkusu icindedir. Issiz ve dusuk ucretli isciler kârli bir piyasa olusturmadiklari icin, tuketim mallarinin uretimi duser ve sonucta buyuk bir sikinti dogar. Teknolojik ilerleme, genellikle, herkesin calisma yukunu hafifletmeden cok, daha fazla issizlikle sonuclanir. Kapitalistler arasindaki rekabetle baglantili olarak, kâr durtusu, sermaye birikimi ve kullaniminda dengesizlige yol acar ki, giderek daha da siddetlenen bunalimlarin nedeni budur. Sinirsiz rekabet, buyuk olcude emek israfina ve daha once belirttigim gibi, bireylerde toplumsal bilinc tahribine neden olur.
Ben, bireylerdeki bu tahribati kapitalizmin en korkunc kotulugu olarak goruyorum. Tum egitim sistemimiz bu kotulukten zarar goruyor. Asiri abartilmis bir rekabetci tutum asilanan ogrenci, gelecekteki meslek yasamina hazirlik olarak, acgozluce basariya tapacak bir bicimde egitiliyor. Bu buyuk kotulukleri saf disi edecek sadece tek bir yol olduguna inaniyorum. Bu yol, toplumsal hedeflere yoneltilmis bir egitim sisteminin eslik edecegi sosyalist bir ekonominin kurulmasidir. Boyle bir ekonomide, uretim araclari topluma aittir ve planli bir tarzda kullanilir. Uretimi toplumun ihtiyaclarina gore duzenleyen planli bir ekonomi, yapilacak isi, bunu yapabilecek herkesin arasinda esit olarak dagitacak ve her erkek, kadin ve cocugun gecinmesini garanti edecektir. Bireyin egitimi ise, gunumuz toplumundaki gibi guc ve basarinin yuceltilmesi yerine, onun dogustan yeteneklerini gelistirmesine yardimci olmanin yani sira, onu diger insanlara karsi sorumluluk duygusu icinde yetistirmeye calisacaktir.
Bununla birlikte, planli bir ekonominin henuz sosyalizm olmadiginin hatirlanmasi gerekir. Planli bir ekonomiye, bireyin tumuyle kolelestirilmesi de eslik edebilir. Sosyalizmin kurulusu, son derece zor bazi sosyo-ekonomik sorunlarin cozumunu gerektiriyor: Siyasi ve ekonomik gucun tam olarak merkezilestigi bir durumda, burokrasinin tum gucu elinde toplamasina ve kendini begenmis bir hale gelmesine nasil engel olunur? Bireyin haklari nasil korunur ve boylece, burokrasinin gucune karsi, demokratik bir denge nasil saglanir? Icinde bulundugumuz bu gecis caginda, sosyalizmin amac ve sorunlari hakkinda net tutum almak son derece onem tasimaktadir. Mevcut sartlar altinda, bu sorunlarin ozgurce ve engellenmeden tartisilmasi tabu haline geldiginden, Monthly Review dergisinin yayina baslamasinin onemli bir kamu hizmeti olacagi kanisindayim.
Yorum Gönder