İnsanlık Ayıbı Karaya Vurdu
‘Türkiye, İnsan Hakları Haftası'nı bir insanlık trajedisi ile karşıladı. Avrupa'ya gitmek isteyen Filistin, Somali ve Irak uyruklu olduğu belirlenen 85 mülteciyi taşıyan tekne İzmir'in Seferihisar ilçesi yakınlarında battı. 6 kişinin karaya çıkarak kurtulabildiği olayda 53 ceset karaya vurdu. Toplam 85 mültecinin umut yolculuğu Seferihisar açıklarında facia ile sona erdi.‘
‘Seferihisar faciasının üzerinden bir hafta geçmeden bu kez Bodrum açıklarında kaçak mültecileri taşıyan bir tekne daha battı. Sadece 7 kişinin sağ kurtulduğu kazada ölenlerin sayısı ve kimliği bilinmiyor.’
Adorno, ‘Austcwitz’ten sonra şiir yazılamaz’ demiş. Bu ‘susuş’, bir tavır alıştır elbette. Edilgenlik değil, tersine daha yüksek sesle, ağdasız, yalın konuşmaya çağrıdır.
‘Türkiye, İnsan Hakları Haftası'nı bir insanlık trajedisi ile karşıladı. Avrupa'ya gitmek isteyen Filistin, Somali ve Irak uyruklu olduğu belirlenen 85 mülteciyi taşıyan tekne İzmir'in Seferihisar ilçesi yakınlarında battı. 6 kişinin karaya çıkarak kurtulabildiği olayda 53 ceset karaya vurdu. Toplam 85 mültecinin umut yolculuğu Seferihisar açıklarında facia ile sona erdi.‘
‘Seferihisar faciasının üzerinden bir hafta geçmeden bu kez Bodrum açıklarında kaçak mültecileri taşıyan bir tekne daha battı. Sadece 7 kişinin sağ kurtulduğu kazada ölenlerin sayısı ve kimliği bilinmiyor.’
Adorno, ‘Austcwitz’ten sonra şiir yazılamaz’ demiş. Bu ‘susuş’, bir tavır alıştır elbette. Edilgenlik değil, tersine daha yüksek sesle, ağdasız, yalın konuşmaya çağrıdır.
Biz edebiyatçılar, Adorno gibi, yaşanan trajediler karşısında anında müdahil olamamanın sancısını çekeriz. Yazdığımız, yazacağımız şiir, öykü veya romanların yetersiz kalacağını düşünür, suçluluk duygusu yaşarız. Neden: Çünkü yurt sevgisini insan sevgisi-dünya sevgisi olarak algılayan yazarlar, Amerika kıtasından, Afrika’ya, Avrupadan Orta Doğuya kadar tüm coğrafyayı yurt ve bu topraklarda yaşayan insanları yurttaş-kardeş sayarlar. Ve bu yazarlar insan kardeşlerinin yaşadığı dramlar karşısında kayıtsız kalamazlar. Ama öyle bir an gelir ki, dil tutulur, mürekkep biter ve edebiyatçı, yaşanan yeni mikro Austcwitz’leri anlatmakta edebiyatın yetersiz kaldığını düşünmeye başlar.
İşte yakın geçmişte ben, işçi yüklü bir kamyonun, hemzemin geçitte devrilmesi sonucu ölen insanlar üzerine ‘katil Kim’ adlı bir makale yazmış, asıl sorumluları yargılamıştım. Yani suçlu ne trendi, ne kamyon, ne kamyon şoförü. Bu çağdışı işçi taşımaya müdahale etmeyen devletten, yurttaşlara kadar hepimiz suçluyduk. Onlar bizim için ‘memleketimden insan manzarası’ydı, ilginç fotoğraf kareleriydi. Cesetleri karaya vuran mülteciler gibi.
Sonra Şemdinli’de suçüstü yakalanan insanlık düşmanlarını teşhir etmeye çalışmıştım. Ama bu gün Şemdinli sanıklarının serbest bırakıldığını öğreniyor, insanlığın yeniden yenildiğini görerek dehşete düşüyorum. ‘Güncel konularda yazarsan tarihe kalamazsın’ diyor bir şair arkadaşım. ‘Haklısın’ diyorum, yanıt olarak, ‘Ama dünya yanıyor, evim(iz) yanıyor ve ben yangını, nedenini, kundakçıları görüyorum. Bunları teşhir etmek, bırakın yazarı-aydını, her insanın ödevi olmalı değil mi?
Umuda Yolculuk ve Mülteciler
Sizin hiç eviniz yandı mı; anılarınız, çeyiz bohçalarınız, koleksiyonlarınız, kitaplarınız, fotoğraflarınız. Siz hiç bilmediğiniz ülkelere-kentlere yolculuğa pasaportsuz, kimliksiz, cebinizde para olmadan çıktınız mı? Vardığınız ülkelerde dilleri dilinize, gülüşleri gülüşünüze benzemeyen insanlar arasında ‘öteki’ olduğunuzu hissetiniz mi? Mesleğinizin, iyi insan olmanızın para etmediği dünyalarda çırılçıplak hissettiniz mi kendinizi? Anadilinizde gülmenin, sevişmenin, ağlamanın hemen hemen olanaksız olduğu bir ülkede yaşamak zorunda kaldınız mı? Mülteci oldunuz mu? Mültecileri anlayabildiniz, empati yapabildiniz mi?
İnsan hakları, sivil toplumculuk, çok kültürcülük ve benzeri terimler moda bu günlerde. Üstelik insana yani işçiye, emekçiye, Kürt’e, Alevi’ye, mültecilere düşman olanlar kullanmaya başladı bu terimleri. ‘İnsan haklarına da biz karar veririz, saltanatımız için istersek kullanırız’ diyen tiranlar çoğaldı. Devir onların devri. Bellerinde emekçilerin vergilerinden çalınan parayla satın alınan silahlar. Demoklesin kılıcı sanki bize doğru salladıkları parmakları.
İşte beni sarsan, yeniden edebiyattan uzaklaştıran olaylardan bir tanesi de, ‘Denizde boğulup ölen, cesetleri ülkemize vuran mülteciler’ sorunudur. Onyıllardır devam eden bu trajedi karşısında ne kadar çok yazdık diyorum; çizdik; film çevirdik. Buna rağmen bu trajediler, mikro Austwich’ler hâlâ devam ediyor. İnsanlık ayıbı karaya vuruyor. Bu olay, bizim gibi iki eli- iki ayağı olan, sevinçleri- umutları olan, çocukları- anne ve babaları olan insanların, ‘Umuda Yolculuk’ta ölmeleri-öldürülmeleri, birkaç gün sonra unutulacak. Şu sorular sorulmayacak: Bu insanlar neden bu denli çaresizdir? Öküzlerini, çorak topraklarını satıp kaçak yolculuğa-cehenneme neden tek gidişlik bilet alırlar? Hangi sistemden kaçarlar? Dünyada gelir dağılımındaki adaletsizliğin temeli nedir? Neden ülkeler arasında eşitsizlik olduğu gibi, aynı ülkenin vatandaşları arasında da sınıf farkları vardır? Neden milyonlarca insanın sırtına basan mutlu azınlığın sarayları başlarına yıkılamıyor? Bu sorular o insanların cesetleriyle birlikte karamıza vurdu. Ve bu sorulara ne yazık ki günümüz post modern edebiyatı yanıt veremiyor. Ve insanlar (yazarlar ve sanatçılar dahil, büyük çoğunluk) kendi cinslerinin feryatlarına ve bu sorulara kulaklarını tıkıyor.
‘İnsanlar sınırlardan önemlidir’
Hüsnü Öndül’ün, mültecilerle ilgili açıklamasıyla bitiriyorum yazımı. Ve beni bu konular üzerinde yazma zorunda bırakan koşulların değişmesi dileğiyle, bu derginin (ve diğer yayın organlarının) sayfalarının sadece sanata ve edebiyata ayrılabileceği özgür, sınıfsız, sınırsız bir dünyada yaşama dileğiyle bitiriyorum.
“Gazeteler ve televizyonlar, ‘kaçak’ diyorlar, sığınmacılara… İnsana ‘yasadışı varlık’ muamelesi yapmak, medyanın zihniyetine yerleştirilmiş. Egemen düşünce bu. En savunmasız, korunmasız durumda olanlar bu insanlar… Denizlerde, nehirlerde, mayınla döşeli arazilerde dolaşanlar... Siyasi ya da değil, açık ki kendi ülkesinin koruması altında değiller. (…) Türkiye’nin karar vericilerinin ve biz bu ülkenin yurttaşlarının, sistemin bu katı, insanı reddeden anlayışı karşısında hiç mi günahımız yok? Bir defasında ve şimdilik 50’nin üzerinde insan, devlet denen varlıkların hukuki düzenlemeleri ve uygulamaları nedeniyle canından oluyor. Eski Çek Cumhurbaşkanı (yazar) Havel’in söylediği gibidir gerçekte durum: “İnsanlar sınırlardan önemlidir.”
Not: Bu yazı Güney dergisinin ocak-şubat-mart sayısında yayınlanmıştır.
Adil OKAY
adil okay@hotmail. fr
adil okay@hotmail. fr
===============================================
FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...FIRTINA...
===============================================
0 Yorum ve Eleştirilerinizi bekliyoruz:
Yorum Gönder